|
ERENLER CEMİNE HER CAN GİREMEZ Kul Himmet
72 millete aynı gözle bakmak, Hacı Bektaşi Veli anlayışı inancımızın temel felsefesini oluşturmaktadır. Bu ne anlama gelmektedir? İnancımıza göre biz ırk ayrımcılığı yapamayız. Bizden olmayanları küçük görme, aşşağılama ve hor görme gibi davranışlara giremeyiz. Bizden olmayanların, malına, mülküne, dinine, diline, özeline karşı kendi inaç ve düşüncemizi zorla dayatamayız. Bilakis böyle yapanları, kınar, aramıza almayız. Onları zalim, faşist ve düşkün olarak görürüz.
Kabesi İnsana dönük inancımız içinde sevgiyi, barışı, hakkı, hukuku, kardeşlik ve sosyal adaleti barındırmaktadır. Gafil ve kafir olmak inancımıza aykırıdır. İnsan, tüm yaşayan canlıların kamile ermiş en yetişkinidir. Akıl, fikir, düşünce ve adalet insana özgüdür. Hiç bir güç ve ideoloji insandaki bu değerleri kötüye kullanmasına fırsat vermemelidir. Gafil kalma şaşkın birgün ölürsün, Dünya dolu malın olsa ne fayda, Ettiğin işlere pişman olursun, Pişmancılık ele geçmez ne fayda! diyor Kul Himmet.
İnancımız yalnız insanı mı sever, sayar? Elbette varoluşdan günümüze kadar tüm evreni bir bütün olarak görmek, bu bütünün parçalarına aynı değeri vermek gerkiyor. Ateşi, suyu, hava ve toprağı kutsarız. Bir taş, bir toprak yığını, bir su kümesi, gökteki bulut, yerdeki çamur ormanda ki ağaç, canlı cansız herşeyin birbirine verceği ve alacağı vardır. Bizim anlayışımız almak ve vermeyi bu manada kutsar. Nasılki bahcivan elma ağacını diker, sular, bıdar, ona bakarsa, elma ağacıda bahcivanın bu çabasına karşılık elmasını yetiştirir, ona elma verir. Toprağa atılan tohumun, çoğalıp tekrar bize dönmesi gibi, örnekleri çoğaltabiliriz.
Bizim inancımız evrende ki herşeyi sever, sayar ve değerini verir. Doğa sevgisi, hayvan sevgisi, büyük ozanlarımızın, yol önderlerimizin deyişlerinde tüm çıplaklığı ve netliğiyle dillendirilmektedir. Çünkü onlardan aldığımız ve onlara verdiğimiz olur. Doğanın insana ihtiyacı yok, ama insanın temiz bir doğaya ihtiyacı vardır. Bu anlayış inancımız ve yaşam felsefemizin olmazsa olmazlarındandır. Aşık Veyselin Kara Toprak adlı türküsü ve nice halk ozanlarımızın çiçekler, ceylanlar, bülbül ve keklikleri anlatmaları boşuna değildir.
Kamil insan, eline beline diline sahip olandır, olmalıdır. Bu kurallara uymak o kadar kolay değildir. Ham Ervah buna uymakta zorlanır. Alevi ahlak anlayışı kamil bir insan nasıl yaratılır sorusuna cevap aramıştır. Sorunun cevabı. Yol, Sözden Önce denmektedir. Bu yola ikrar verenler, yani bu yolun kurallarını özümseyip, anlayıp, kendinde içselleştirenler, Dört kapı, Kırk makamı, Enel-Hak kavramını kavrayanlar kamili insan olabilir, aleviyim diyebilirler. Bir alevi anne ve babadan doğmakla alevi olunmaz, yolu tanımak, yol için ikrar vermek ve kurallarına uymak gerekir ki alevi olasın. Ben alevi olamam ki! denmiş. Bunun nedeni yukarıdaki anlattıklarımdan dolayıdır.
İkrar ancak yol uğruna verilir. İkrar yoldan sapmalara teslim olmak değildir. Bilakis ikrar veren bir kişi aynı zamanda yolun kuralları gereği doğayı, insanı olduğu kadar, everenide korumak, savunmakla yükümlüdür. Zora, zorbaya, haine ve hırsıza karşı çağdaş insani değerleri ölümüne savunmak zorundadır. Mazlumun elinden tutmalı, ona hakkını verinceye kadar mücadele etmekle yükümlüdür. Bu davadan dönmek olmaz. Bizim pirimiz, Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan der. Dönersek yolumuz çöker, dağılırız, bozuluruz. Son yıllarda yaşadığımız da bu yüzden değilmidir? Ozan ne demiş? Erenler cemine her can giremez! Girenlerde melamet hırkasını boynuna kendi takmak mecburiyetindedir.
Aşkola, gerçeğe demine hüü.... Ozan Şafak Altun
İKİ SEÇENEK
Bir yaz fırtınası esti topraklarımız üzerinden. Öyle bir esti ki sağdan sola,soldan sağa kaçışdı insanlar. Tutacak bir dal, sığınacak bir kovuk aradılar. Adı üstünde fırtınada nereye tutunursun? Denize düşen, yılana sarılır!, insanlarımız bir yerlere sarılmak zorunda kaldılar. Direnenler olmadı mı? Elbette her zaman olduğu gibi direnerek kaybedenler de oldu. Ama bu kez ne bir iki, nede üç beş kişiydiler, milyonlarca insan direndi. Aziz Nesin yıllar önce insanlarımızın %85 i aptal demişdi. Oysa yıllar sonra 12 Eylül 2010 da insanlarımızın %42 i normal düşünebilmekteydi. Yalaka öküzlerin kasap bıçağını yaladığı bir ülkede haklıların kaybetmesi doğal olsa gerek. Doğal olmayansa artık geleceğin beğenmediğimiz geçmişi aratacak olması. AKP iktidar gücünü iç ve dış haramilerin desteğiyle perçinleştirmektedir. Gelecek, aklı başında özgürce düşünebilen, devrimci demokrat insanlarımıza umut vermemektedir. Yarın ne olacak belli değildir. Belli olan halkın sefalete, cennet gibi güzel ve herkese yetebilecek ülkemizin bir bölünmeye doğru ilerlemesidir. Bu iç karartan tablo karşısında direnebilmek için enerjimizi yeniden toplamak haklı olmamızın verdiği öz güven gücüyle karanlığın üzerine yürümek, doğrularımızı korurken, eksik ve hatalarımız neler diyede düşünmek zorundayız. Televizyon kanallarında yeteri kadar düşündüğünü sananlar aslında bilerek veya bilmeyerek insanların kafalarınıda karıştırmaktadırlar. Eski Kudüs de olduğu gibi illa ki bir günah keçisi bularak bir tepeden atmak zorunda değiliz. Günahlar ve sevaplar biryana, aklın ve vijdanın sınırları içerisinde gelecek için gerekli planlar, projeler oluşturmak gerekiyor. Gelecek için plan, proje hazırlamayan toplumlar tarih sahnesinde ya köle olarak kalırlar veya tümden yıklır giderler. Oysa geçmişden büyük dersler çıkararak, geleceğin plan ve projesini bilimsel aklın süzgecinden geçiren toplumlarsa mutlaka bulundukları çağın en güçlü uygarlığını yaratmışlardır. Cumhuriyet kuruluşundan beri çözemediği sorunların içinde boğulup kalmıştır. Bu iyiye alamet değildir. Bu sorunlar yumağını kendimiz çözmez isek birileri gelir bize nasıl çözüleceğini acı bir şekilde gösterirler. Zaman kaybetmeden, küresel sermaye kurumlarının da katkı sunduğu AKP diktatörlüğüne dur demeli, memleket sorunlarını bu memleketin tüm yurttaşlarıyla birlikte çözmeye başlamalıyız. Devleti oluşturan üç gücün birbirinden bağımsızlığı sağlanmadıkça, yolsuzluklar ve kadrolaşma hastalıklarından kurtulmadıkça, iş, ekmek ve yaşam garantisi mücadelesinde emekçiler, kürt sorununda kürtler, eşit yurttaşlık derken aleviler muahatap alınmadan ülkemizin sorunları çözülemez. Bu konuların üstesinden gelebilecek, uzlaşma sağlayabilecek toplumsal iradeye dünden daha acil ihtiyacımız vardır. Ya bütün katmanların ortak çalışmasıyla oluşan bu seçenek, yada AKP kurmaylarının ve emperyalizmin bölgemiz için hazırladığı BOP ! Ben birinci seçeneği, savunurken BOP a karşı mücadelemede devam edeceğim!
KURTULUŞ İÇİIN MÜCADELE ŞART
Yalnız Avrupa da değil tüm liberal kapitalist ülkelerde öyle veya şöyle finanzkrizi yaşanmaktadır. 2008 sonlarında baş gösteren dalgalanma 2009 da trilyonlara varan banka yardımları ve kimi batmakta olan şirketlerin acil kurtarılmasına rağmen, kriz sistem çapında atlatılmış değil. Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinde, bunların başında Yunanistan olmak üzere, devletler iflasın eşiğine gelmiş durumdalar. Bu krizin faturası sonuçta yine emekçi kesimlere kesilmekte, yine ekonomisi zayıf ve uluslararası bankaların, IMF ve Dünya Bakasının kıskacında ezilen, soyulan ülkelere çıkartılmakta.
Ülkemizi çevreleyen global tablo hiçte iç açacak türden değil. Bu tablonun Türkiye ye yansıması elbette konuşulmalıdır. Ben aslında bu konularda derin bir dehaya sahip birisi değilim, ama kendi düşüncelerimi kendim için saklamak istemem.
Ülkemizi son 8 yıldır yöneten AKP hükümetleri, bazen dolaylı, bazense dolaysız ama her defasında dünya finanskrizini büyük ölçüde ortaya çıkaran banka, şirket, kurum ve kruluşlarla kol koladır. Sanırsam Avrupa, Amerika, hatta kimi Asya ülkeleride dahil bu AKP ve Tayyip beyden çok ama çok memnunlar. Türkiye ekonomisi ve dış politikası tamda bu ülkelerin isteği doğrultusunda yönetilmekte. Tayyip bey sık sık bu ülkeleri ziyarete gider, cekli-caklı televizyon şovları devreye girer. Artısı birde Ergenekon oyalaması, telekulak yöntemler ve korku imparatorluğu adımları...
Bu kuşatma ve kuşatılmışlıktan nasıl kurtulabiliriz?
Geçmişe, yani tarihe baktığımızda cevabı bulabiliriz. Köleci sömürgen, feodal sömürgenden daha gaddardı. Feodal sömürgende, kapitalist sömürgenden daha gaddar olduğ gerçeğine baktığımızda, sömürülenler mücadeleler sonunda kısmi ve nisbi birtakım kolaylıklar, yüzeysel haklar elde edebilmişler. Bu tesbit önemlidir. Emekçiler haklarını adım adım, yılmadan usanmadan verilen mücadelelerin sonucu elde edebilmekteler.
Sözü fazla uzatmadan kendi özelimize, ülkemize döneceğim. Global sistemin nihai amacı olan özelleştirme yöntemlerine ülkemiz genelinde direnen emekçi kesimlerin verdiği mücadele büyüteç altına alınmalıdır. Bu önemsenmeli, emekçilerin bu yöndeki aktivitelerine sahip çıkılmalıdır. Örneğin Tekel işçileri bu hareketliliğe yeni boyutlar kazandırdılar. Ardından otuzüç yıldır yasaklı 1 Mayısın Taksimde 2010 yılında görkemli bir coşkuyla kutlanması olayı. Halkta kendiliğinden, alttan alttan gelişen bir kıpırdanma var, buna uyanışda diyebiliriz.
Ama siyasal irade Türkiyeli emekçi kesimler arasında ( işçiler, memurlar, köylüler, kadınlar, gençlik vd. ) bir bütünlük gösteremiyor. Siyasal birliğin olmayışı her görkemli ayaklanışın, her haklı uyanışın, eriyip yok olmasına neden oluyor. Siyasal dağınıklık çoğu sol örgütlerin kendi çıkarlarını birleşmenin önüne engel olarak koymalarından kaynaklandığı kadar, solun birliğini istemeyen karşıtlarımızda türlü hileli yöntemlere başvuruyorlar. Ülkemiz sol stratejileri ya köylü mantığıyla, yada en büyük benim havalarıyla belirlenmekte, böylece karşıtlarımızın ekmeğine yağ sürülmekte. Artık ders almalıyız. Küçük marjinal grupçuluk anlayışı AKP gibi karşıtlara hizmetten başka bir işe yaramıyor. Sol kendi iç birliğini asgari kıstaslar çerçevesinde kurmak zorundadır. Türkiye solunun bileşenleri, işçiler, köylüler, memurlar, gençlik, kadınlar, sendikalar, sivil toplum örgütleri, kendini solda gören partiler, gruplar, sanatçılar, ötekileştirilen kürtler, aldatılan sünniler, aleviler, tüm ezilenler vb... Solda birliği sağlamalısınız, kurmalısınız.
Birlikteliğimiz önünde yaratılan engeller çok çeşitlidir. Örneğin aşırı milliyetçilik ve sol- ulusalcılık, siyasal dincilik, derin devlet denen mafyacılık, çetecilik, darbecilik. Emek ve özgürlük düşmanı sömürücü güçler bu uyuşturucu, ayrıştırıcı, bölücü ve parçalayıcı öğeleri emekçi kesimler üzerinde sistematik bir şekilde uygulamkla, aslında güçlü, özgürlükçü, çağdaş ve demokratik Türkiyenin de önünü kesmektedirler.
Emekçi kesimlerin ilk amacı, geniş kesimlerle oluşturulacak büyük bir ittifakla, bu AKP hükümetini ve RTE belasını iktidardan alaşığı etmek olmalıdır. Bu niahi kurtuluşmudur? Hayır asla, ama kurtuluşa gideceğimiz yolda bir tepenin aşılmasıdır. Şeriat ve hilafet rejimine meyil alan gidişata dur demektir. Emekçilerin nihai amacı soygun ve sömürünün yok edilmesi, sosyal adalet ve özgürlüklerin istendiği çağdaş bir Türkiyedir. Bununda mücadelesi elbette devam edecektir. Hedefe varabilmek için yolu başlangıçtan sona kadar koşmak gerekiyor.
Bu koşunun ilk evresinde, yalnız emekçilerin değil, kimi burjuva ve küçük burjuva kesimlerinde ilk atleti şimdilik Kılıçdaroğlu dur. Elbette Kılıçdaroğlu Türkiye emekçilerinin gerçek kurtarıcısı olamaz ve olamayacaktır. CHP çeşitli sınıfları içinde barındıran siyasal bir ittifaklar partisidir. Dengeler ne zaman nasıl değişir bunu parti kadroları ve devletimizin (!) artık hiçte hoş karşılanmayan gizli kesimleri belirlemektedir.
Ama Kılıçtaroğlu partiye büyük ölçüde hakim olur, parti kadrolarıyla kendi siyasal kararlarını kendileri alır, yaşama geçirirlerse, toplumun güvenini almayı başarırlar. Bunun aksi eski tarzda bir görünüm tekrar sergilenir ve Ecevit ve Baykalvari güven sömürüsüne doğru gidilirse, durum kaçınılmaz şekilde vahim olacaktır. 70 li yıllarda oynanan oyun değişik figur ve zamanlamayla yeniden sahnede diyenler olacaktır. Haklılar, yaşayanlar bu oyunu çok iyi bilmektedirler. Ama bu kez bu ön bilgimizi ihanet edeceklere karşı koza dönüştürede biliriz.
Ozan Şafak Altun Hamburg 29.06.2010
AÇILIM
Kapatacağım dedi! Herkes güldü, sen biraz zor kapatırsın dediler. Adam gitti bir parti kurdu, herkes yine gülüyordu. Camilerden, mescitlerden başladılar ve arkası geldi. Karıyı, kızı, torunu kapattı. Orda burda kariyer edinmişleri kapattı doymadı. Sinsi sinsi, alavere ile devlet birimlerine sızdı, makamları elegeçirdi. İktidara geldi memleketi kapatmaya kalktı yine yetmedi. Doğuyu batıyı güneyi kuzeyi hertarafı kapattı. Kapana kapana iktidar olmuşdu. Kapana kapana itibar edinmiş, zenginlemişdi. Kapanma projesi öyle tutmuşdu ki kendisi bile inanamıyordu. Bütün hayalleri gerçekleşmişdi. Memleket onun elindeydi. Dediği dedik, çaldığı düdüktü. Karşıtlarıda kapalıydı. Kendilerini açık sansalar ne çıkar, başlarında bir türbanları eksikti. Kaplumbağ gibi kafalarını dışarı çıkartıp dünyaya akıllarıyla bakmaktan acizdiler! Kof milliyetçiliğin en gerici, en bağnaz batağına çakılmış, çırpındıkça daha çok gömülmekteydiler. Yeni bir misyon, yeni bir umut ve gelecek planları yoktu. Eskide direnerek, değişen dünyaya ayak uyduramaz olmuşlardı. Böyle berbat bir muhalefet, iktidarın karanlık işlerini sürdürmesini dahada kolaylaştırmaktaydı.
İktidar, İktidar olma hevesini yaşamış, istediği mala, mülke, güce sahip olmuşdu. Atı alan dereyi çoktan geçmişdi. Geçmişdi geçmesinede, devamlılığını pekiştirmek için yeni açılımlar yapması gerekiyordu. Karanlığı devam ettirmek için, açılıma ihtiyaç vardı. Yanlış anlamayın, kadın hakları vs değil, açılmadan açılmaya ihtiyaç vardı. Elde bir gemi varken, istenilen okyanusa açılabilirdi! Korkacak bir durum yok ki. Gemi oğlunda, fener yandaşında, telaşlanmakta neyin nesi!
Erenlere uğradı, Alevi Açılımı olacak dedi. Erenler şaşırdı, Yahu ne oluyor? Açılım olacak açılım dedi yandaş medya. Erenler sevindiler. Yüzleri güldü, nihayet bin yıllık zulüm sona ercek! Erenlerin aklı selimleri, Yahu bu adam iyi biriymiş, biz haksızlık ediyormuşuz diye sempati göstermeye başladılar. Kurultaylar, çalıştaylar toplandı, raporlar, protokoller yazıldı, çizildi. Değişen bir şey yok. Erenler hüsrana uğradı!
Kürt yurttaşlara gittiler, açılım olacak açılım. Kürt sordu, ne açılımı?. Kürt Açılımı, kürt açılımı. Kürtlerde umutlandı. Açılımcı iktidara sempatileri çoğaldı. Raporlar, protokoller hazırlandı. Gazeteler, televizyonlar konuşa konuşa, tartışa tartışa, ekenomik krizide es geçtiler!!!
Bu planda tıkırında yürümekteydi. Sözde kapanmaya karşı olan muhalefet bu açılımlara köpüre köpüre karşı geldikçe, iktidarda inadına inadına açılım sömürüsü yapmaktaydı.
Sonuçta açılım ve değişim diye bir şey yoktu. Bu bir emevi oyununa benzemekteydi. Kapatanların açılımı, meğer ki iktidarlarını pekiştirmekte bir araçmış, muaviye yine yapacağını yapmıştı! Amiin!
Ozan Şafak Altun Hamburg 20.09.09
|