DEĞERİNİ BİLMEK

Büyük patlamanın
Maddenin
Mekanın
Zamanın
Evrenin
İlimin
Bilimin

Değerini Bilirmisin?

Ateşin
Toprağın
Havanın
Suyun
Tohumun
Fidanın
Yeşilin
Kurunun

Değerini Bilirmisin?

Canlının
Cansızın
Hayvanın
İnsanın
Ağacın
Meyvenin

Değerini Bilirmisin?

Tarihin
Evrimin
Bugünün
Devrimin
Akılın
Fikirin


Değerini Bilirmisin?

Bireyin
Toplumun
Birliğin
Dirliğin
Yokluğun
Varlığın

Değerini Bilirmisin?
Ölümün
Yaşamın
Yemenin
İçmenin
Giyimin
Kuşamın

Değerini Bilirmisin?

Ebenin
Dedenin
Annenin
Babanın
Dostun
Komşunun

Değerini Bilirmisin?

Arkadaşın
Sırdaşın
Yoldaşın
Haldaşın
Ablanın
Kardeşin

Değerini Bilirmisin?

Bir Malın
Ürünün
Bir Dalın
Sürünün
Madenin
Kömürün


Değerini Bilirmisin?

Sevginin
Saygının
Refahın
Barışın
Onurlu
Gururlu
Korkusuz
Duruşun

Değerini Bilirmisin?

Almanın
Vermenin
Gerçeği
Görmenin
Sorular ve
Sorunlar için
Kafa Yormanın

Değerini Bilirmisin?

Okulun
Öğretmenin
Anlayıp
Öğrenmenin
İş
Emek
Özgürlüğün

Değerini Bilirmisin?

Her şeyin
Bir Değeri
Vardır
Bu Değeri
Bilmeyenler
Arsız
Hırsız
Irsız
Ahlaksız
Değersiz
İnsanlardır...


GÜZEL SÖZLERİN IŞIĞINDA AKLIMIZ AYDINLANIR!

En büyük zenginlik nedir?
En büyük zenginlik akıldır Hz. Ali
Akıl sahibi olmak için ne yapmalı?
Doğru düşünmesini bilmeli.
Nasıl doğru düşünebilirim?
Doğru bir hüküm verebilmek için, muhakemeyi, çoğunluğun düşünüşüne göre
değil, bilimsel esaslara göre yürütmelidir. Eflatun
Aklın beslendiği kaynak bilimmidir?
Evet, aklın beslendiği kaynak bilim ve deneyimdir.
Hakikate yalnızca bir yoldan gidilir. Fakat ondan uzaklaştıran yollar
yüzlercedir. La Bruyére
Yani, aklın yolu bir midir? Evet, Aklın yolu birdir. Türk Atasözü
Bildiğini tamamlamaya ve bilmediğini öğrenmeye çalışan, bilgi sahibi olur.
Bildiğini yarım bırakarak başka bilgiler peşinde koşan ise, bir şey öğrenemez.
Bilgi sahibi olmak için ne yapmalıyım?
Bilimsel bir sistem ve akıllı bir disiplin eşliğinde okumalısın.
Olaylar ve nesneleri, gerçekte nasılsalar, öyle gör. Mark Orel
Gerçeğe giden yol sadelikten geçer. Lichtenberg
Bin ölçüp bir biçmeli. Türk Atasözü
Yani gerçekçimi olmalıyım? Evet doğa kadar gerçekçi olmalısın.
Gerçekçilik duygusallığı yok edermi? Hayır, gerçekçi olmanın kuralları ilmin
kurallarıdır.
Duygu ve duygusallık daha başka şeylerdir. Sağlıklı duymak ve hissetmek insanı
gerçekçi düşünmeye sevkeder.

En büyük zenginlik akılmıdır?
En büyük zenginlik sağlıktır. Atasözü
Sağlıktan büyük zenginlik yoktur. Emerson
Sağlık varlıktan yeğdir.

Bir zengin varmış. Birden hastalanmış ve derdine derman aramaya kalkmış.
Doktordan doktora koşturmuş, Çine, Japonya`ya, Avrupa ve Amerika`ya gitmiş,
derdine bir türlü derman bulamamış. Görüldüğü gibi sağlık bazen paraylada
alınamıyor, dahası paradan da üstün olabiliyor. Adam zengin olsa ne çıkar
sağlığı bozuksa ve tedavisini olamıyorsa mutluluğuda bozuluyor.

Başka bir zengin kral mutsuzluk hastası kızını iyileştirmek için çare arıyormuş. O
zamanın bilge bir alimi. Kızınıza mutlu bir insanın gömleğini giydirin iyileşir
demiş. Askerler mutlu birini aramışlar. Sonunda çok mutlu bir adam
bulmuşlar. Gelgelelim çok mutlu adamın gömlek alcak parası dahi yokmuş!
Fakir ama mutlu adamın içi zenginmiş, yani iç zenginlik mutlu olabilmenin
kaynagıdır. İç zenginlik duygu ve hislerimizi yücelttiği için bize mutluluk verir, huzur verir.

Akıl, sağlık, iç zenginliği ve mutluluk her insanın aradığı, elde etmeye çalıştığı
değerler değilmidir? Bu güzelliklere sahip olmak kolay olmuyor ama elde edebilmek için uğraşanlara bin selam.
 

KURTULUŞ İÇİN MÜCADELE ŞART

Yalnız Avrupa da değil tüm liberal kapitalist ülkelerde öyle veya şöyle finanzkrizi yaşanmaktadır. 2008 sonlarında baş gösteren dalgalanma 2009 da trilyonlara varan banka yardımları ve kimi batmakta olan şirketlerin acil kurtarılmasına rağmen, kriz sistem çapında atlatılmış değil. Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinde, bunların başında Yunanistan olmak üzere, devletler iflasın eşiğine gelmiş durumdalar. Bu krizin faturası sonuçta yine emekçi kesimlere kesilmekte, yine ekonomisi zayıf ve uluslararası bankaların, IMF ve Dünya Bakasının kıskacında ezilen, soyulan ülkelere çıkartılmakta. Örneğin Yunanistan dışarıya 2 trilyon ihraç ederken, dışarıdan 8 trilyon ithal mal almaktadır. Her yıl 6 trilyonluk yük ve bunun faizi Yunan ekonomisini bugünkü hale getirmiştir.

Ülkemizi çevreleyen global tablo hiçte iç açacak türden değil. Bu tablonun Türkiye ye yansıması elbette konuşulmalıdır. Ben aslında bu konularda derin bir dehaya sahip birisi değilim, ama kendi düşüncelerimi kendim için saklamak istemem.

Ülkemizi son 8 yıldır yöneten AKP hükümetleri, bazen dolaylı, bazense dolaysız ama her defasında dünya finanskrizini büyük ölçüde ortaya çıkaran banka, şirket, kurum ve kruluşlarla kol koladır. Sanırsam Avrupa, Amerika, hatta kimi Asya ülkeleride dahil bu AKP ve Tayyip beyden çok ama çok memnunlar. Türkiye ekonomisi ve dış politikası tamda bu ülkelerin isteği doğrultusunda yönetilmekte. Tayyip bey sık sık bu ülkeleri ziyarete gider, cekli-caklı televizyon şovları devreye girer. Artısı birde Ergenekon oyalaması, telekulak yöntemler ve korku imparatorluğu adımları...

Bu kuşatma ve kuşatılmışlıktan nasıl kurtulabiliriz?

Geçmişe, yani tarihe baktığımızda cevabı bulabiliriz. Köleci sömürgen, feodal sömürgenden daha gaddardı. Feodal sömürgende, kapitalist sömürgenden daha gaddar olduğ gerçeğine baktığımızda, sömürülenler mücadeleler sonunda kısmi ve nisbi birtakım kolaylıklar, yüzeysel haklar elde edebilmişler. Bu tesbit önemlidir. Emekçiler haklarını adım adım, yılmadan usanmadan verilen mücadelelerin sonucu elde edebilmekteler.

Sözü fazla uzatmadan kendi özelimize, ülkemize döneceğim. Global sistemin nihai amacı olan özelleştirme yöntemlerine ülkemiz genelinde direnen emekçi kesimlerin verdiği mücadele büyüteç altına alınmalıdır. Bu önemsenmeli, emekçilerin bu yöndeki aktivitelerine sahip çıkılmalıdır. Örneğin Tekel işçileri bu hareketliliğe yeni boyutlar kazandırdılar. Ardından otuzüç yıldır yasaklı 1 Mayısın Taksimde 2010 yılında görkemli bir coşkuyla kutlanması olayı. Halkta kendiliğinden, alttan alttan gelişen bir kıpırdanma var, buna uyanışda diyebiliriz.

Ama siyasal irade Türkiyeli emekçi kesimler arasında ( işçiler, memurlar, köylüler, kadınlar, gençlik vd. ) bir bütünlük gösteremiyor.
Siyasal birliğin olmayışı her görkemli ayaklanışın, her haklı uyanışın, eriyip yok olmasına neden oluyor. Siyasal dağınıklık çoğu sol örgütlerin kendi çıkarlarını birleşmenin önüne engel olarak koymalarından kaynaklandığı kadar, solun birliğini istemeyen karşıtlarımızda türlü hileli yöntemlere başvuruyorlar. Ülkemiz sol stratejileri ya köylü mantığıyla, yada en büyük benim havalarıyla belirlenmekte, böylece karşıtlarımızın ekmeğine yağ sürülmekte. Artık ders almalıyız. Küçük marjinal grupçuluk anlayışı AKP gibi karşıtlara hizmetten başka bir işe yaramıyor. Sol kendi iç birliğini asgari kıstaslar çerçevesinde kurmak zorundadır. Türkiye solunun bileşenleri, işçiler, köylüler, memurlar, gençlik, kadınlar, sendikalar, sivil toplum örgütleri, kendini solda gören partiler, gruplar, sanatçılar, ötekileştirilen kürtler, aldatılan sünniler, aleviler, tüm ezilenler vb... Solda birliği sağlamalısınız, kurmalısınız.

Birlikteliğimiz önünde yaratılan engeller çok çeşitlidir. Örneğin aşırı milliyetçilik ve sol- ulusalcılık, siyasal dincilik, derin devlet denen mafyacılık, çetecilik, darbecilik. Emek ve özgürlük düşmanı sömürücü güçler bu uyuşturucu, ayrıştırıcı, bölücü ve parçalayıcı öğeleri emekçi kesimler üzerinde sistematik bir şekilde uygulamkla, aslında güçlü, özgürlükçü, çağdaş ve demokratik Türkiyenin de önünü kesmektedirler.

Emekçi kesimlerin ilk amacı, geniş kesimlerle oluşturulacak büyük bir ittifakla, bu AKP hükümetini ve RTE belasını iktidardan alaşığı etmek olmalıdır. Bu niahi kurtuluşmudur? Hayır asla, ama kurtuluşa gideceğimiz yolda bir tepenin aşılmasıdır. Şeriat ve hilafet rejimine meyil alan gidişata dur demektir. Emekçilerin nihai amacı soygun ve sömürünün yok edilmesi, sosyal adalet ve özgürlüklerin istendiği çağdaş bir Türkiyedir. Bununda mücadelesi elbette devam edecektir. Hedefe varabilmek için yolu başlangıçtan sona kadar koşmak gerekiyor.

Bu koşunun ilk evresinde, yalnız emekçilerin değil, kimi burjuva ve küçük burjuva kesimlerinde ilk atleti şimdilik Kılıçdaroğlu dur. Elbette Kılıçdaroğlu Türkiye emekçilerinin gerçek kurtarıcısı olamaz ve olamayacaktır. CHP çeşitli sınıfları içinde barındıran siyasal bir ittifaklar partisidir. Dengeler ne zaman nasıl değişir bunu parti kadroları ve devletimizin (!) artık hiçte hoş karşılanmayan gizli kesimleri belirlemektedir.

Ama Kılıçtaroğlu partiye büyük ölçüde hakim olur, parti kadrolarıyla kendi siyasal kararlarını kendileri alır, yaşama geçirirlerse, toplumun güvenini almayı başarırlar. Bunun aksi eski tarzda bir görünüm tekrar sergilenir ve Ecevit ve Baykalvari güven sömürüsüne doğru gidilirse, durum kaçınılmaz şekilde vahim olacaktır. 70 li yıllarda oynanan oyun değişik figur ve zamanlamayla yeniden sahnede diyenler olacaktır. Haklılar, yaşayanlar bu oyunu çok iyi bilmektedirler. Ama bu kez bu ön bilgimizi ihanet edeceklere karşı koza dönüştürede biliriz.

Ozan Şafak Altun
Hamburg 29.06.2010

AÇILIM

Kapatacağım dedi! Herkes güldü, 'sen biraz zor kapatırsın dediler'. Adam gitti bir parti kurdu, 'herkes yine gülüyordu'. Camilerden, mescitlerden başladılar ve arkası geldi. Karıyı, kızı, torunu kapattı. Orda burda kariyer edinmişleri kapattı doymadı. Sinsi sinsi, alavere ile devlet birimlerine sızdı, makamları elegeçirdi, iktidara geldi memleketi kapatmaya kalktı yine yetmedi. Doğuyu, batıyı, güneyi, kuzeyi hertarafı kapattı.

Kapana kapana iktidar olmuşdu. Kapana kapana itibar edinmiş, zenginlemişdi. Kapanma projesi öyle tutmuşdu ki kendisi bile inanamıyordu. Bütün hayalleri gerçekleşmişdi. Memleket onun elindeydi. Dediği dedik, çaldığı düdüktü.

Karşıtlarıda kapalıydı. Kendilerini açık sansalar ne çıkar, başlarında bir türbanları eksikti. Kaplumbağ gibi kafalarını dışarı çıkartıp dünyaya akıllarıyla bakmaktan acizdiler! Milliyetçiliğin en gerici, en bağnaz ve en faşist batağına çakılmış, çırpındıkça daha çok bu pisliğe gömülmekteydiler. Yeni bir misyon, yeni bir umut ve gelecek planları yoktu. Eskide direnerek, değişen dünyaya ayak uyduramaz olmuşlardı. Böyle berbat bir muhalefet, iktidarın karanlık işlerini sürdürmesini dahada kolaylaştırmaktaydı.

İktidar, İktidar olma hevesini yaşamış, istediği mala, mülke, güce sahip olmuşdu. Atı alan dereyi çoktan geçmişdi. Geçmişdi geçmesinede, devamlılığını pekiştirmek için yeni açılımlar yapması gerekiyordu. Karanlığı devam ettirmek için, açılıma ihtiyaç vardı. Yanlış anlamayın, kadın hakları vs değil, açılmadan açılmaya ihtiyaç vardı. Elde bir gemi varken, istenilen okyanusa açılabilirdi! Korkacak bir durum yok ki. Gemi oğlunda, fener yandaşında, telaşlanmakta neyin nesi!

Erenlere uğradı, 'Alevi Açılımı' olacak dedi. Erenler şaşırdı, 'Yahu ne oluyor?' Açılım olacak açılım dedi yandaş medya. Erenler sevindiler. Yüzleri güldü, 'nihayet bin yıllık zulüm sona ercek!' Erenlerin aklı selimleri, 'yahu bu adam iyi biriymiş, biz haksızlık ediyormuşuz' diye sempati göstermeye başladılar. Kurultaylar, çalıştaylar toplandı, raporlar, protokoller yazıldı, çizildi. Değişen bir şey yok. Erenler hüsrana uğradı!

Kürt yurttaşlara gittiler, 'açılım olacak açılım'. Kürt sordu, 'ne açılımı?'. Kürt Açılımı, kürt açılımı. Kürtlerde umutlandı. Açılımcı iktidara sempatileri çoğaldı. Raporlar, protokoller hazırlandı. Gazeteler, televizyonlar konuşa konuşa, tartışa tartışa, ekenomik krizide es geçtiler!

Bu planda tıkırında yürümekteydi. Sözde kapanmaya karşı olan muhalefet bu açılımlara köpüre köpüre karşı geldikçe, iktidarda inadına inadına açılım sömürüsü yapmaktaydı.

Sonuçta açılım ve değişim diye bir şey yoktu. Bu bir emevi oyununa benzemekteydi. Kapatanların açılımı, meğer ki iktidarlarını pekiştirmekte bir araçmış, muaviye yine yapacağını yapmıştı! Amiin!
 

KURTLAR VE KOYUNLAR

Kutsal kitaplarda söz edilen bir "cennet" kavramı vardır. Bu kavrama ister inanalım ister inanmayalım ama günlük yaşamda dilimize alınıp, telafuz edilmektedir. Benim "cennet" den anladığım şey bu dünyadır, yaşamın kendisidir. Karşıtı olan "cehennem" de bu dünyadadır, gerçek yaşamın kendisidir.
Her insan bu iki kavramdan kendi anlayışına göre başka manalar, içerikler çıkarır ona inanırlar. Bu inançların ve çıkarılan anlamların başkalarıyla paylaşılması normaldir, normal olmayan başkalarına bunu dikte etmektir, tartışılmasına yasak koymaktır.
Bense cennet ve cehennem kavramından ne anladığımı sizle paylaşmak istiyorum. Tabi ki konu biraz daha anlaşılır olsun diye bir takım örnekler vermek zorundayım.
Zamanın birliğinde bir deyime rastlamıştım, "Kurt Postunda ki Koyun!" Bu deyimi tersine çevirdim, "Koyun Postunda ki Kurt!" Bu iki değişik anlam ifade eden deyimler, aynı zamanda iki farklı insan karekterinide bir ölçüde simgeleştirmektedir.

Kurt Postunda ki Koyun, bizim ülkemizde milyonlarcadır. Çoğunluğu masumda olsalar katran kazanların fokur fokur kaynadığı, gerçek kurtların cehennem bölgesi diye uğramadığı alanlarda yaşamaktadırlar. Çalıştıkları ve yaşadıkları alanlar, soygun ve sömürürnün katmerleştiği, insan haklarının konuşulmasının yasaklandığı, koyunların susturulmuş şekilde habire sağıldığı, ahır köşelerine benzeyen mekanlardır. Kağıtta yurttaş olarak görünselerde, gerçekte bir kul ve köle muamelisini sinesine çekmiş, sahte din ve milliyetçilikle beslenen koyunlar ve kendine düşman sürülerden ibarettirler.

Anadolu ulularının bir sözü vardır, "Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün!" Ama bizim kurt postu giyen bu koyunlara uluların ne dediğini anlatmak için kırk dereden su getirmemiz gerekmektedir. Koyun-Koyun, cehennemin ortasında işsiz, evsiz, kişiliksiz, kandırılmış, dolandırılmış, aşşağılanmış vs. şekil ve halde yaşarken, sahte dincilerin ve sahte milliyetçilerin propaganda tuzağına düşerek kurtlaşmak sanki bunlara kaldı!
Maalesef büyük ozan Nazım Usta`nın söylediği gibi bizim ülkemizde, "Bir değil, beş değil, milyonlarcadır" kurt postu giymiş koyunların sayısı. Cehennemde doğar cehennemde ölürler.

Ya diğerleri, cennetin ebedi peygamberleri, hani şu Koyun Postunda ki Kurtlar, dini ve vatanı bütünler! Feleğin cennetinde ebedi birer yerli yaptığı, peygamber katında ki dokunulmaz, fani dünyamızın ermiş, kurtluğunu koyun postu altında örten cehenneme yabancı yaratıklardan bahsediyorum. Koyun postu giyen bu kurtlar, soygunu ve sömürüyü, hile ve tuzağı , inkar ve laneti, rüşvet ve yolsuzluğu, yalan ve iftirayı, yaşadıkları lanetli-cennetlerinde kendilerine ilke edinmiş azılı kurtlardır...

Kimi köşke kurulmuş harabeye çevirdikleri cumhuriyetin altını habire oymakta, kimi deniz feneriyle, cehennemde yaşayan koyunlardan aşırdığı ganimetleri Akman, Karaman kasalarında üleşmektedirler. Cennet kurtlarının tek işi aklamak ve karalamakk olunca, cehennemde ki koyunlar daha çok çile çekecektir!.

Kurt postunda ki koyunlara sesleniyorum, atın üzerinize geçirilen sahte postu ve aynaya bakın, koyun olduğunuzu anlayacaksınz! Bunu anladıktan sonra cehennem ızdırabına karşı cennet arama hayaliniz oluşacaktır. Kurtların işgal ettiği cennet de koyunlar nasıl olurda özgürce yaşayabilir. Kurtsuz bir cennet için tüm koyunlar birleşmek zorundasınız! Ki yaşarken sizde cennetin meyvelerinden tadabilesiniz! Amiiin!
 

DAVOS KUŞU MU TAVUZ KUŞU MU?

Kendi gözündeki merteği görmez elin gözündeki çöpü görür diye bir söz vardır, RTE da aynı durumda. Yaptığı iş doğrumuydu tartışılır, ama bugüne kadar nerdeydin diye sormazlar mı? Kızdıktan onbeş dakika sonra Peresli telefon sevişmeleride neyin nesi. Bu sevişmenin ardından kahraman gibi karşılama törenlerini kim organize etti? Burda ki asıl amaç nedir? Yoksa Filistin halkının haklı davasıyla alay mı yapıyorsunuz? Öldürülürken seyrettiğiniz çocuk cesetleriyle seçim hesaplarımı yapacaktınız!

Önce sen kendi gözünde ki merteği gör, gör ki elin gözünde ki çöpü göresin!  1 Mayıs 2008 İstanbul sokaklarında bu ülkenin emekçilerine neler çektirdiğini ne çabuk unuttun. İsrailin kullandığı ölçüsüz şiddeti, senin emrinde ki polislerin bu memleketin gariban işçilerine, sendikacılarına karşı futursuz seviyede kullanmadı mı? Bunun hesabını emekçilere verdin mi?

Ergenekon adıyla tanınan davada muhaliflerini ezme eritme maksadı taşıyan RTE bu ülkenin başbakanı mı, yoksa diktatörümüdür, zaman belirleyecek! Kimi muhalifler avukatlığa soyunduysa, sen bir başbakan koltuğunda yargıçlığıda ben yapacağım diyemezsin, ama dedin! Geçmişde ülkemizde katliamlar yapıldı, kimliği belirsiz binlerce yurttaşımız derin devlet tarafından katledildi, yok edildi, Bunların hesabı elbette sorulmalıdır, ama bunu yaparken, kendi derin devletini inşaya kalkmana ne demeli? Bunu yaparken muhaliflerini teker teker zindana tıkıp tıkıp çıkarmana ne demeli! Gün gelip sende hesap vereceksin.

Gazzede ki dram içler acısı, seyirci kaldın, seyirci bırakıldık. Kimlerin sayesinde sayın BOP eş güdüm yardımcı başkanı, kimlerin sayesinde? Kendi yönettiğin ülkede 14 yaşında ki kız çocuklarına tecavüz eden yandaşlarını görmezken, Davos da birden Tavuz Kuşu gibi şişdin şişdin şovlandın! Çocuğa yapılan tecavüzü suç olmaktan çıkaran dünyada ki bir ilksin sen!
Yahudi Düşünce kuruluşunun madalyasıyla Filistini nasıl ziyaret edeceksin? Daha geçenlerde " Üstün Cesaret Madalyası" sana kimler tarafından verilmişdi?

Bu ülke için bir felaketsin, felaket! Deniz Feneri Davası üzerinden aylar geçti, niçin Almanya ya gelip gelip gittinde, bu davayı Türkiye ye götürmedin! Niçin bu davayı örtbas etmek istersin. Şimdi TV lerde yardım yapıldı denilen fakirler, yok bize yardım falan yapılmadı diye ağlaşırken, dilin kilitlenmiş açmazssın! Fakir fukaranın rızkını nasıl yersin, nasıl? Birde dinden, imandan ahkam kesersin! Bu halk seni af edcekmi sanırsın. Yeni yeni şovlar üretmene gerek yok, yakında sandık başında hatalarıyın bedelini çok kötü sonuçla ödeyeceksin.

Senin hataların saymakla bitmez. Memleketin malını mülkünü yabancılara peşkeş çekmeni mi, yandaşlarını multi milyoner etmelerini mi, dini siyasi parti çıkarların için kullanmanı mı, devletin önemli yerlerini kendi partin adına işgal edip, yan tutmalarını mı, haraç verip haraç yemeni mi, daha neyini anlatayım, deveye denen söz misali, senin neyin doğru ki, neyini anlatayım! Bu yüzden kendi kendime sordum, bu adam Davos kuşumu Tavuz kuşumu diye.

Cevabını seçimlerde göreceğiz.
 
DERVİŞANE DÜŞÜNCELER

Gazeteleri okurken, ana kanal haberlerini dinlerken, aylardır karşılaştığımız haber; “İmdat Millet, mali krize bi çare!” Kapitalist dünya devletleri gecesini gündüzüne katarak çalışmakta. “Bu mali krizden nasıl kurtuluruz?” Hükümetler, bakanlar, uluslararası aklı sabit örgütler her gün yeni ve orjinal fikirler, öneriler ortaya atmaktalar. “ Şu kapitaliste şu kadar milyar verelim, bu hortumcuya o kadar milyar falan...” Bu arada dünya nüfusunun %99 nu düşünecek bir hayır sever çıkıpta, “ Ya millet, milyarlarca insan aç, sususz, evsiz, barksız, işsiz, güçsüz dolaşırkan, bir avuç milyardere, devlet kasalarını sonuna kadar açmakta neyin nesidir?” diye soran çıkmıyor. Ya zengin zaten zengin, birazda fakiri düşünün. Zengine verdiğiniz yeter, birazda şu fakirlere verin bakalım! Kapitalistler ve düzenlerimi çok akıllı, yoksa %99 u temsil eden balık sürüsümü çok aptal!
Bu düzen insanı kendi kendine çok vahşi şekilde yabancılaştırmakta. İnsanı insanın dostu, kardeşi yapacağı yerde, insanı insanın kurdu, düşmanı yapmaktadır.
Yüzyıllardır devam eden bu yabancılaşma sürecinde eğer zerrecik akıl ve mantık, birazcık iman ve vijdan kaldı ise, şöyle bi sormak gerek, “Niçin milyarları, yeyip, içip batıran kapitalist cezalandırılması gerekirken aksine halkın acil ihtiyacı olan parası ile tekrar ödüllendirilmek istenmekte?” İstenmek bir yana, acil mali yardımlar karara bağlandı, dünyanın dört bir yanında para muslukları oluk oluk vurguncuya, soyguncuya akmatadır.
Kapitalist metropollerin varoşlarında aç ve işsiz dolaşanlar, bir simit çalsa hazır nazır olan devlet gücü, milyarlarca doları telef eden, zimmetine geçiren büyük balıkları niçin görmüyor ki? Küçük balıkla uğraşmak varken, balınayla uğraşmayı göze alamayanlar, insanlığı nereye götürmek istemektedirler?
Utanmadan arlanmadan bas bas bağırıyorlar,”Otomobil sanayisi batıyor, aman devlet şu kadar milyarı, bu kadar milyarı bu sektöre acilen vermeli!” Adam gibi adamın, kadın gibi kadının biride çıkıp,”Batarsa batsın, zaten o otomobil sanayisi değil mi küresel kirlenmede en başı çeken” diyemiyor. Sanki evrenin milyonlarca geçmiş tarihinde otomobil eksiksiz vazgeçilmez insani bir ihtiyaçtı! Son elli yıldır yaygınlaşan bu sektör dünyamızın geleceğinide çok ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Bu gerçeği işleyerek insanlığı tehlike ve tehditten korumak, başka yeni alternatifler düşünmek yerine, milyarlarca dolar para verilerek iklim katliamlarına yeşil ışık yakılmaktadır. Ders çıkarmak bir yana, yanlışda diretmek, evrenin ve insanlığın yok oluşunu beraberinde getirecektir. Bu vahşi küresel (global) kapitalizm insana ve doğasına ciddi biçimde zarar vermekte, yabancılaşmayı her geçen gün dahada hızlandırarak, topyekün yaşamı ve yaşama hakkımızı yok etmektedir.
Aslolan, bu sistem bir tehlikedir. Bu tehlikeli hayalet, insanlığın daha fazla gelişmesinin, ortak yaşamda en sağlıklı kararları almasının önünde bir engeldir. Bu sistem herşey kapitalistler için demekte, insanı ve doğayı hiçe saymaktadır. Tüm sorunların gerçek suçlusu küresel kapitalizmin özbe öz kendisisdir. Ey %99 u temsil eden insanlık, bu gerçeğin farkına var, hükümetlerin ekenomi politikalarını takip ederek, mali kriz bahanesiyle ortaya atılan gözlerimizin içine baka baka yapılan bu vahşi soyguna dur de!
16.12.2008
 

ANKARA VE ATİNA

Ankara da bir genç polis kurşunuyla vurulur. Olan gence olur. Genç yaşta düşer körpe bedeni kara toprağa. İki üç arkadaşı ve ailesi acılarına tuz basarak yürürler hayalleri ve yaşamı yarım kalmış tabutun arkasından. Öfke ve çaresizlik dik duran başlarında kin ve nefrete dönüşssede ellerinden birşey gelmez. Lanet edenlerin sesi çok cılız kalır. Kanın düştüğü toprak isyan eder, ey insanlık nerdesin diye! Toprak utanır, insan utanmaz. Gel gör ki o insanlık sus pus olmuşdur. Üç beş kişi basar bu derdi kara bağrına, basar ki ölene kadar unutulmaz. O kadar ki katil bile hayret eder bu sesizliğe.
Ve haksızlığını unutur, savcıların aymazlığı, yargının arkasında olmasına şaşarak, kendini ulusal bir kahraman sanır. Dünyada hangi çağdaş demokratik bir ülke katil polisleri ulusal kahraman yapmaktadır?

Geçenlerde gazeteler yazıyordu, ülkemizde her sene ortalama 20 genç vatandaş,  polis kurşunuyla öldürülmekte.  Ben burda teker teker isimleri yazmayacağım. Çünkü onlar adına utanmaktayım. Gözleri açık gittiler. Hesapları sorulmadığı için demokratlığımdan utanıyorum. Demokratlığımdan şüphe etmeye başladım.
Bu bir demokrat ülke için çok düşündürücü değilmidir?  Ülkemizin demokrasi karnesini değerlendirseler ki, dış dünya bunu sürekli yapmakta, sınıfta kalmamıza kimler neden olmakta? Dış güçler mi, iç güçler mi? Eğer insanlık adına biraz olsun acıyan, esriyen yüreğiniz kalmış ise cevabı siz bulun. Demokrasi sınıfında kalmamız polisin keyfiliği, gizli çetelerin arkalanması yüzünden değilmidir?
Eğer başlar bu kadar gaflet ve lanet içine düşmekte, böylesi gaflet ve lanet içinden çok kolay bir şekilde de çıka bilmekte ise, yurttaşların vijdanı nasıl rahat edebilir? Ard arda gelen AHİM kararları dahi yurttaş öldüren polislere engel olamamıştır.

Geçen hafta Atina da bir genç polisler tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Arkasından gelen tepkiyi tüm dünya izledi. Ben bu olayın neden ve sonuçlarını burda yazmayacağım, onu diğer arkadaşlar açıklıyor. Ama dikkatim çeken şu oldu; Mücahit TV kanallarımız komşu haberlerini en küçük detayına kadar vermeye çalışdı. Hemde büyük bir zevkle. Gençlerin sokak çatışmasını, Atina’lı polislerin çaresizliğini ballandıra ballandıra anlattılar. Üçüncü gün tüm kanallarda hiçbir haber verilmedi. Bilmem sizinde dikkatinizi çektimi. Bu Emirbaşın kim olduğunu yine sizler tesbit edebilirsiniz. Sanırsam, ‘gülme komşuna gelir başına’ deyimini anımsadılar. Yoksa Atina haberleri neden jilet keser gibi birden kesilsin ki!
Amarikalı bilgin Noam Chomsky diyor ki; ‘Demokratik toplumlarda yaşayan insanlar, Manupulasyon ve kontrol altına alınmaya karşı, düsünceyi savunma kurslarına katılmak zorundadırlar.’ Bay Noam yerden göğe kadar haklıdır. Ama bizim ülkemizde böyle bir kursu vermeye kim cesaret edebilir? Son otuz yıldır cesaret eden ve etmeye kalkan ilerici, devrimci aydınların sonunu hep birlikde gördük.
Acaba bu kısa makalede ki mesaj okuyanların vijdanlarını yeniden tartmalarına nesile olabilecekmidir? Eğer bu ülkede insanlık ölmediyse, vijdanlar tümden körelmediyse, katil polislerin cinayetlerine seyirci kalınmamalıdır.

 HH, 12.12.2008

OZANIN DÜNYASI

Ozanın yüreği güçlü olmalıdır. O yürekte sevgili en derin ve üstün mertebede oturur. Ozan ona ulaşmanın, onunla bir olmanın mücadelesini verir. Kimdir bu sevgili ? Bir Huri Melektir! Bu Melek tüm hakikatı kendinde saklar.  Ozanın, ilham kaynağı ve ilham gücü o hakikatta gizlidir. Ozanın vicdanı, dini, imanı o hakikatın taa kendisidir.
 
Huri Melek ve Hakikat ne anlama geliyor?
Herşey aşkla başlıyor. Yüreğin od ateşinde yanması gerekir. Ozan ergenlik döneminde her insan gibi ilk aşkını yaşar. Bu aşk gerçek veya hayalde yaşanır. İster yaşanmış, konuşmalı, sevişmeli bir aşk olsun, ister hayalde kurgulanmış gizli bir aşk olsun, ozan ruhunun oluşmasında ki ilk özellik bu aşkın olmasıdır. Bir Huri Melek ve ona olan Aşk duygusu, bu kadın ozanlar içinde geçerlidir. Hayal, sevgiliye yüklenen en üstün ve en yüksek sıfatlardan oluşurken, gerçek – haki ki - olan ise Aşkın ta kendisidir.

Her insan aynı dönemde aynı aşkı yaşarken, herkes niçin ozan olmuyor?
Herkes ozan olamaz, çünkü herkes aşkına başka cevap bekliyor. Sevgilisini öpmesi, buluşup aşk yaşamak çoğunluk için yaterli gelmektedir. Çoğunluk, dinlediği türkü, okuduğu kitab ve yaşadığı aşk ile ruhunu sakinleştirebil mektedir. Yani aşkı öldürmektedir.
Ozan ise daha başka bir fantazi içindedir! Ozan aşkı öldürmez. Bilakis aşk onun yaşam kaynağı ve felsefesidir. Ozan aşkı, aşkda ozanı yüceltirler. Aşk ozana, ozan da aşka kıyamaz! Aşkın öldüğü yerde ozanda ölür! Aşksız ozan, lanetlenmiş sürüngene benzer. Ve ona ozan denmez. Ozan Huri Melek için, yani aşk için herşeyini feda edendir. Mesele aşk oldumu, can, mal ve ölüm ozana vız gelir! Bunun da bir etik sınırı vardır. Ozan cahiliye döneminde bir çok kez uç noktalarda dolaşabilir, iradesine yenik düşede bilir. Bu engebeli yolda, iniş-çıkışlar ozanın aşk dolu yaşamını deneyleriyle zenginleştirir. Onu olgunlaştırır, engin deryalar gibi derinleştirir. Huri Melekte gizli olan gerçeklik, zamanla asıl nesline dönüşür. Bu dönüşüm ozanda yeni bilinci, asıl hakikatı oluşturur.
Gerçeklerin kapısı bir bir açılır.
 
Nedir bu gerçekler?
O Huri Melek aslında, doğa sevgisi, insan sevgisi, emeğe ve işe olan sevgi, ilime ve bilime sevginin taa kendisidir! Ozan karşı cinste aradığı güzel dünya projesinin aslında hayal ürünü olduğu, asıl güzel dünyanın yaşamın kendisi olduğu gerçeğini kavramaya başlar. Bu anda artık savunulması gereken yaşam için ozan duygusallığını aklın hakim olduğu bilinçle yeniden donatmıştır. Mazlumların sevdasına kapılır, doğanın ve tüm yaşamın savunucusu olur, zalimlerin karşısına adalet adalet der dikilir. Bu aşk, sonsuzluğa giden yolda ozana eşlik edecek ebedi bir güç ve en sadık dost olur.

VAHŞİ GLOBALİZMİN MODERN SOYGUNU!
Vahşi hayvan, vahşi insan, vahşi doğa, vahşi kapitalizm kelimeleri bize neyi ifade etmektedir?
Bu soruya cevab vermek o kadar da zor olmasa gerek. Önce ‘vahşi’ kelimesinin ne olduğunu açıklamak gerekiyor. El değmemiş, akılsal yeni düzenlemeden geçmemiş, olduğu gibi kalmış, ilkel, uygarlıktan uzak, gibi tanımlamalar vahşi kelimesini açıklamakta zorlanmaktalar. Örneğin vahşi bir hayvan avını parçalayarak yediği için mi vahşidir? Vahşi bir insan uygarlıktan uzak kaldığı için mi vahşidir? Kapitalizm, globalizm niçin vahşidir?
Bu sorular yağmurun da, konuyu sulandırmak yerine aklım erdiği kadarıyla cevaplar arayıp vermeye çalışacağım.

Vahşi Kapitalizm Nedir?
Kapitalizm, burjuva sınıfının üretici güçleri esir aldığı, bilim ve tekniği yalnız kendi iktidarını sağlamlaştırmak için kullandığı günümüz eğemen toplumuna verilen isimdir. Ama kapitaliz mi yalnız böyle ifade etmek eksik kalacaktır. Kapitalizm moderm sömürünün üstünün modern şekilde örtüldüğü bir toplumdur da. Vahşi kapitalizm, kapitalizmin ilk evresine denk düşmektedir, en genç kapitalizm de diyebiliriz. Kapitalizmin ilk evresinde, işçiler köleler gibi 15, 16 saat hiç durmadan hafta sonu dahi olmadan sürekli çalıştırılır, karşılığında ise ancak karnını doyuracak yada doyurmayacak ücret verilirdi.
İşçiler hiçbir hakka sahip değillerdi. Çalışma saati, sendikal hak, grev hakkı, oy hakkı, asgari ücret vs. yoktu. Sınırsız emek ömürüsü ve paylaşım savaşları vahşi kapitalizmin çehresini belirlemekteydi. 
Bu vahşi emek sömürüsü sonucu kapitalist sermaye büyüdü. Banka sermayesi ve sanayi sermayesi birleşerk tekelci dönemi başlatmış oldu. Bu birlik kapitalizme yeni bir karakter vermiş, emperyalist kapitalizmi yaratmıştı.Tekelci kapitalizm yalnız emek sömürüsü yapmıyor, beraberinde diğer ülkeleri gidip işgal ederek sömürgelerde ki hammaddeleri ülkesine taşıyordu. Daha sonra bunun yanı sıra o ülkelere faizli borç paralar ( kalkınma kredileri ) veriyor, karşılığında o ülkeleri ekenomik, politik ve sosyal kültürel açılardan tam kendine bağımlı kılıyordu.  Emperyalizm, zaman zaman ılımlı, zaman zamansa baskıcı ( faşizm) şekilde bir yönetme siyaseti güdüyordu.
Ancak sendikacılar, humanist bilginler ve  sosyalistler sayasinde bu vahşete karşı dur denmiş, emekçilerinde insanca yaşaya bilecekleri yeni bir toplumu ifade eden sosyalizmin temelleri atılmıştır. İlk kurulan sosyalist deneyler, kapitalist kuşatma ve tehditler karşısında sosyalist ilkelerden çıkartıldı, böl-parçala-yönet mantığı doğrultusunda varlıkları yok edildi.
Bu ilk sosyalist deneylerin yıkılması kapitalizme yeni nimetler sunmakta, yeni paylaşım bu kez yer yer açık savaş, yer yer ekenomik ve diğer savaş yöntemleriyle devreye girmişdi.
Dünya bu şekilde kıskaca alınmışken, uluslar arası tekeller, yeni dünyanın ekenomik ve siyasal kaderini tek başlarına belirlemeye kalktılar.

Vahşi Globalizm Nedir?1990 ların başlarında belirginleşmeye başlayan kapitalizmin bu yeni siması globalizm olarak ifade edildi. Dünya büyük kapitalistleri en kudurgan yöntemlerle pazarları paylaşırken, yenilgiye uğramış emekçileride en vahşi yöntemlerle sindirip sömürmeye başladılar. Sömürü yeni değildi, ama bu sömürü çok gaddar, vahşi ve bi o kadar ilkel bir sömürüydü. Örneğin Almanyada ki kimi kapitalistler, keyfi olarak fabrikalara anahtar vuruyor, Latin Amerikada, Asyada yani hammadde ve iş gücünün ucuz olduğu ülkeye bir günde taşınıyor, binlerce alman işçisi açıkta kalıyordu. Emekçiler kitleler halinde işten atılıyor, yıkılan eski sosyalist ülkelerden getirilen mülteciler ucuza çalıştırılarak, alman emekçilerinin ücretleri onlarınkine eşitleniyor, mücadele gücü kırılıyor, emekçiler birbirine karşı kışkırtılıyor, kof milliyetçilik ve ırkçılıkda körüklenmiş oluyordu. Vahşi kapitalizm, uygarlığın kazanımlarını yalnız kendisi için sanmakta, 300 büyük dünya kapitalistleri dışında tüm insanlığı esareti altında ezmektedir.Dünya niemetlerinin %95 i sade 300 kişinin elinde iken, 7 Milyara ulaşan insan ise yalnız % 5 kalmaktadır. Bu veri bile global kapitalizmin vahşetinin hangi boyutlarda olduğunu kanıtlamaktadır. G7 denen globalistler, yüzlerce diğer ülkeyi dışlamış, kendi istekleri ve istedikleri yaşamı insanlığa dikte etmektedirler.

Finanskrizi mi? Halkın parasını modern şekilde soymak mı?

Globalizm kendini liberal sistem olarak da niteledi. Globalist kapitalizmin anladığı liberalizm, devlet malları kapitalistlere devredilmeli, bu devleti hantallıktan kurtarırken, kapitalstlerde bu devlet mülklerini daha iyi işleterek, ekenomik istihdam ve refahi garantı altına alırlarmııış! Son 20 yıldır devreye sokulan kamu firmalarının kapitalistlere ucuza peşkeş çekilmesini simgeleyen liberalist politikalar iflas etmiştir. Lieberalizm, devleti soyma kılıfıdır. Halkın mallarına el koyan bu hain kapitalist, önce o kurumlara yeni işçi almak yerine, resterasyon adı altında işçi çıkarmış, karına kar katmışlardır. Yeni iş yerleri oluşacak, refah gelecek umutlarının boş olduğu ortaya çıkmıştır da olan kamu mallarına olmuştur!
Globalistler devletin elinde olan, postane, hastane, demir ve hava yolları, kimi enerji ve taşıma gibi nice varlığına göz dikerek kendi ellerine geçirdiler. Sigorta ve özel şirketler bir dönem altın yıllar yaşadı. Halkı karşılıksız tüketim tuzağına düşürerek, borç para, kredili satışlar sayesinde parasız insanları araba ve bilgisayarlarla uyuşturmaya kalktılar. Karşılıksız dağıtılan krediler, veresiye satılan mikro digital aletler, toz pempe sanılan global liberal politikaları yani vahşi globaliz mi ummadan yakalandığı bir tüsinami baskınına dahası finansiyel krize sokmuştur. Ve bu kriz ekenomik ve sosyal depremlerini beraberinde getirecektir. Önce devlet kamu mallarını yutan liberal globalistler, şimdi kamu paralarına göz diktiler, En az 700 milyar dolar ABD den, 500 milyar Euro Almanya ve daha diğer globalist ülkelerden piyasaya sürülen trilyonlar, o ülke emekçilerinin birikimleriyken, ertesi gün bu alçak globalistlere hibe edildi! Ama bunun acısını emekçiler bir gün çok fena şekilde çıkaracaklardır.

Tek Yol Demokratik Devrimci Sosyalizm
HH.25.10.2008

 
YOBAZ AKP VE DARBECİ - ÇETECİ  ERGENEKON İKİLİSİNE KARŞI:
 EMEKCİLERİN DEVRİMCİ CEPHESİNİ KURALIM!


Zenginler malına mal katıyorlar / Haydutlar elinde ilimiz bizim / Yoksullar uzanmış aç yatıyorlar / Bilmem ne olacak halimiz bizim

Ülkemiz tarihinin en derin çekişmelerinden birine daha gebedir. Ben AKP kapatılması ve Ergenekon çetesi hesaplaşmalarını asıl yakında oluşacak çekişmenin ana konuları olduğunu sanmıyorum. Bu çekişme hakim sınıflar arasında, buna küçük burjuva jakobenleride eklersek, bir çatışmadır ki, halk kitleleri buna seyren bakmaktadırlar. Ülkemiz de iktidar mücadelesi, AKP, Ergenekoncular arasında çekiştiriliyor olsada, asıl çelişki kendini göstermiş durumda değildir. Emek ve sermaye arasında ki ana çelişki ülkemiz solunun büyük bir baskı altında olmasından kaynaklanan nedenlerden dolayı, sesizliğini korumaktadır. Eğer bu çelişki köylerden ve fabrikalara, ordan şehirlerde ki memur emekçilerinin toplu eylemselliğine bürünürse, yukarı da adını andığım, AKP si de Ergenekon tayfasıda anında birleşip, gerçek kimliklerini göstermeye çalışırlar.
Sonuç itibarıyla, AKP kesimi de, Ergenekon kesimide, sermaye kesimlerinin iki değişik aktörleridir. Tam burjuvalaşmış, yarım burjuvalşmış, küçük burjuva jakoben takımları, emekçi halkımız ve bu ülke için asla mı asla bir alternativ olamazlar. Zaten bu ülkeyi bu hale getiren kimler di ? MHP li faşistler ve çeteleri değilmidir ? Ulus adına devrimci şekilde görünme heveslisi ulusalcı sahte kurtarıcılar değilmidir ? Tek din, tek kimlik kimlerin düşüncesiydi? Din ile Cumhuriyetin kazanımlarına balta sallayan, Abd, arabistan ve israil üçgeni içinde BOP aktörü AKP değilmidir? Bu sülükler kendi aralarında kendi geleceklerinin mücadelesini vermekteler. Bunlar arasında ki iktidar mücadelesi halkın ekmek, iş ve insanca bir yaşam mücadelesi ile karıştırılmasın.

Şu açların nefesleri kokuyor / Çocukları nefsin çekip bakıyor / Zamlar ateş gibi ciğer yakıyor / Mirasımız artan külümüz bizim
Emekçilere bakalım: İşssizlik gün boyu büyümekte, Köylü üretimde yalnız bırakılmış, emeğinin karşılığını alamıyor. İşçiler yükselen pahalılık çarkında ezilmekte. Memurlar aynı şekilde. Gençlik Üniversteye girsede girmesede, bitirsede bitirmesede sorunlarla karşı karşıya. Ülkenin sosyal, ekenomik ve siyasi sorunları çığ gibi büyümekte. Kürt sorunu, demokrasi sorunu, İnsan Hakları ve Alevilerin hakları bütün bu sorunlar ülkemizi patlamaya hazır bir bomba yapmaktadır. Korkunun ecele faydası yoktur. Global Emperyalizm ve ülkemizde ki işbirlikçileri bu sorunları çözme yerine kendi iktidarlarını pekiştirmede bir araç olarak görmekte, artık bir takım çete ve mafyazi gruplarınıda gözden çıkarmaktadırlar. Böylece halkımızın gözünü demokratlık maskesiyle boyayarak, BOP ni gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

 Akıl yaşta değil derler baştadır / Sertlik ruhta olmaz kara taştadır / Kurtulmamız hayal ile düştedir / Engellerle dolu yolumuz bizim

Umutsuzluğa kapılmayalım. Oysa halkın sergilediği tablo, umutsuzluk içermektedir. İnsanlar sessiz ve susskun, korku ve cesaretini kaybetmiş bir manzara sergilemekteler

Hırsız haydut bu millete efendi / Memlekete biçiyorlar kefendi / Coşar sular yıkar birgün bu bendi / Irmak olur akar selimiz bizim
Evet, derelerimizi birleştirelim, çaylarımızi birleştirelim ırmak olalım, emekçileri uyandıralım, çünkü bu ülkenin en namuslu, en dürüst insanları emekçilerdir. Köylüler, işçiler, memur ve öğrenciler, kadın kolları, gençlik kolları, Aleviler, Kürtler, devrimciler ve Aydınlar bu oyunu bozacak, en dürüst, güçlü, haklı ve çağdaş insanlar, iktidar sizi bekliyor...

 SUSMA SUSDUKÇA SIRA SANADA GELECEK!
Alman Şair der ki:
"İlk Önce komünistleri götürdüler, karşı koymadım, agzımı acmadım, çünkü ben komünist degildim.
Sonra sosyal demokratları götürdüler. Ona da agzımı acmadım, çünkü ben sosyal demokrat da degildim. Daha sonra Yahudileri alıp götürdüler.
Yine bir şey söylemedim, agzımı acmadım, çünkü ben Yahudi de
degildim.
Bir gün Çingeneleri götürdüler. Yine agzımı acmadım, çünkü ben
Çingene de degildim.
Sonra bilim adamlarından seslerini çıkaranları götürdüler,
ben sesimi cıkarmıyordum,
ayrıca söylenenleri de doğru bulmadığım zamanlar vardı,
karşı çıkmadım.
..... sonunda beni de alıp götürdüler,
arkama baktığımda beni kurtaracak kimse kalmamıştı!

Ben diyorum ki:

Önce 1945 lerde bir plan yaptılar
Sonra bu planı CIA ve Pentagon aracılığı ile
Isıta ısıta devreye soktular.
İlk işe etnik bir Türkiye haritası ile başladılar.
Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Sağcı-Solcu
Birbirine kışkırtılıp kırdırılmalı ki
Bu kargaşada malı götürmek basit olmalıydı.
Ordu NATO içine alındı, bu planın en sihirli yanıydı.
Amerika ve Nato Anadololuya askeri üstler kuruyordu
Çünkü bu plan bir karşı devrim planıydı.
Ezan arapça okunsun, kara ses hortlatılsın
İmam hatipler kurulsun
Köy Enstitüleri kapatılsın
Ki baş tehlikeler bir bir yok olsun da
Planın ikinci parçası devreye sokulsun.

Olmadı mı ? Oldu! Yolda ufak tefek kazalar.
Kimi cefalar aldı, kimi cezalar,
Yeni palazlanan arka perde aktörleri
İşte bu fırsat düşkünleri sürdü sefaları

Ve bu karşı devrim planının devamı gelmeliydi
Ve işbirlikçi partiler
Ve onların para militer güçleri yaratılmalı
Türkiye Cumhuriyeti
İçten ve dıştan sımsıkı kuşatılmalıydı.
Türkeş dış ülkelerde özel eğitimler aldı
Pentagon ve Almanya da ki Nazi artıkları tarafından donatıldı
Erbakan ve arkadaşları Arabistana onkez gitti ve geldi
Demirel Amerikanın avcunun içindeydi
Nato Üstlerı açıldı, Ami boğazlara geldi
Okul ve fabrika yerine camiler yükseldi
Planının ikinci evreside başarılmışdı

Hainlerin planı tam olmasada
Türkiye bir çok kurumuyla tutsak alınmışdı
İşbirlikçiler ülkeyi paylaşıyor
Memleketin beti benzi değişiyordu
Tarım reformu yaptırılmadığı için
Nufus şehirlere göçüyor
Gece kondular şehirleri kuşatıyordu
İşssizlik, Açlık ve yoksulluk yönetenleri
Tehdit ediyor,
Üniversteli geneçler tek yol devrim diyordu

Sıra da yeni planlar olmalıydı
Kasada ki etnik harita masaya yatırılmalı
Anadolu halkı birbirine karşı kışkırtılmalıydı
Halkın iş ekmek ve özgürlük isteği
Bu şekilde bastırılmalıydı.
CIA,Pentagon ve Rabıta denetiminde
Sahte işbirlikçi bir milliyetçilik yaratıldı.
Devletin görevi derin devlete devredildi.
Yükselen devrimci halk hareketini
Ülkücü faşistler ve yobazlar kullanılarak
Böl parçala ve yönet planı devredeydi
Karanlık aydınlığı sindirmeliydi

Gazeteci ve Aydınları vurdular
Sendikacıları kurşunladılar
Öğrencileri katlettiler
Maraş da, Malatya da, Çorum da
Bir çok yerde Alevi katliamı yapıldı
Grevler yasaklandı
Üniversteler kapandı
Ülke paramparça bölündü
İnsanlarımız iş ekmek sorununu bıraktı
Can derdine düştü
Ve ardından Askeri cunta
Pentagon ve CIA çok başarılıydı.
Acı olanı
Amerika düşmanını yenerken
Cuntacılar kendi halkını yenmişdi!

Artık son darbe vurulmalıydı
Türkiye Cumhuriyeti hemden içten yıkılmalıydı
24 ocak Özal kararları
IMF ve Dünya Bankasının planları
Hemen uygulanmalıydı.
Öğrencilere boykot ve işçilere grev yasakları
KİT lerin bedavaya satılması
Gümrük lokmaları
Dövüz tuzakları
Sahte vatan severlik imajları
Karşı devrim
Karanlık
Ve
İhanet cephesi
Zafer sarhoşluğuyla super starlarını
Yaratmış, ülkemizin geleceğini karartmıştı.

Suçsuzlar mahpushane, mahkeme ve mezarları doldururken
Suçlular milletvekili olmuş, Ami dansı oynuyorlardı.

Artık hocalar başbakan
Hacılar vekil
Tarikat liderleriyse cumhur oluyordu
Olan bu ülkeye oluyordu!
Ve Alman şairin dediği gibi:

"İlk Önce komünistleri götürdüler, karşı koymadım, agzımı acmadım, çünkü ben komünist degildim.
Sonra sosyal demokratları götürdüler. Ona da agzımı acmadım, çünkü ben sosyal demokrat da degildim. Daha sonra Yahudileri alıp götürdüler.
Yine bir şey söylemedim, agzımı acmadım, çünkü ben Yahudi de
degildim.
Bir gün Çingeneleri götürdüler. Yine agzımı acmadım, çünkü ben
Çingene de degildim.
Sonra bilim adamlarından seslerini çıkaranları götürdüler,
ben sesimi cıkarmıyordum,
ayrıca söylenenleri de doğru bulmadığım zamanlar vardı,
karşı çıkmadım.
.....
sonunda beni de alıp götürdüler,
arkama baktığımda
Beni kurtaracak kimse kalmamıştı!
 
Ozan Şafak Altun

ÖNCE İNSAN

Çünkü o düşünebilir, konuşabilir, anlayabilir, anlaşabilir. Çok zengin ve dersler çıkaracağı geçmişi vardır. Onun binlerce yılda elde ettiği kültürü vardır. Devirler geçirmiş, zamanlar yaşamıştır. Bir kaç iken bir çok olmuş, rengi, dini, dili farklılaşsa da dünya üzerinde barış içinde kardeşçe yaşayabilecek kültür birikimine ulaşmıştır.
Birlik, beraberlik, özgürlük ve kardeşlik yolunda büyük reformlar ve rönesanslar yaşamıştır.
Nice zulümler sonrası isyanlara katılıp, nice devrimler yapmıştır.
Gerekirse insanlar ve toplumlar haklarına ulaşmak için mücadele ederler.
İnsan, haklarına sahip olduğu kadarıyla insan olabilmektedir. İnsanın yaşam hakkı vardır. İnsan toplumsal varlığını ilerletmek için sahip olduğu kişilik, ana dil, inanç vs. hakları vardır. İnsanın yurttaşlık hakları vardır.
Çağdaş demokrasiler, insana hizmet sunmak, onun haklarını ayrımcılık yapmadan korumak için vardır. Yani çağdaş devlet, yurttaşına hizmet etmek için vardır. Çağdaş devletin temel sloganı; önce insandır!
Hak verilmez alınır. Hak vermek ise bir düzeni daha demokrat, daha çağdaş ve uygar kılar.
İnsan hakları ve demokrasiyi ihlal eden rejimlerde sürekli sorunlar yaşanmaktadır.
Nedir bu sorunlar?
İnsanların hakları verilmez, kısıtlanır. Geçmiş ve gelenekten gelen çağını geçirmiş uygulamalar devam ettirilir. İnsanların hakları belirli kesimlerin denetimi ve baskısı altına alınır. Ve insanda, dahası topluluklarda başlayan huzursuzluk, toplumsal boyutlara ulaşır. Baskılar ve bastırmalar sonucu isyanlar, kavgalar ve savaşlar o toplumu esir alır.

Hiç kimse durup dururken isyan etmez. Her isyanın bir çok nedeni olabilir. Hiç bir hakimiyetçi, esiralıcı anlayışta sahip olduğu gücünü gel al demez. Yani zor uygulayanda, zora tabi tutulduğu için isyan edende, her iki taraf da kendine göre haklıdır.
Haksız olan nedir? Haksız olan insanın yaşama hakkına kastetmektir. İnsan haklarına saygı duymamak haksızlıktır. Kendine laik gördüğünü, kardeşine laik görmemek haksızlıktır. Ben insanca yaşayacağım, sense benim kulum kölem olacaksın demek haksızlıktır.
Sosyalistleri, ilkel milliyetçilerden ayıran fark burda başlar. Bu noktadan sonra çağdaş sosyalist insan, önce insan demekle, kendini ilkel milliyetçilikten soyutlar. Çağdaş insan düşüncesinde ki bu niteliksel değişim; soygun, hile, savaş ve zulüm rejimlerinin bir bir çöküşünü beraberinde getirecektir.
Çağdaş sosyalist insan hoyrat rejimleri öyle ve böyle şekilde desteklemediği gibi, teröride desteklemez.
Çağdaş sosyalist insan ne devletlerin savaşlarını, nede eşkiyaların terörüne destek sunmaz.
Çünkü savaş ve terör bir insanlık suçudur.
Çağdaş sosyalist insanı galayana getirmek işte bu yüzden oldukça zordur.
Çünkü çağdaş sosyalist insan, kendi insanını sevdiği kadar, tüm dünya insanınıda sevebilen enternasyonalist bir devrimcidir.
Çağdaş sosyalist insan gerçek köklerine bağlı kalan, dört kapı kırk makamı özümsemiş, kendini yavuzların torunu faşist milliyetçilerden farklı gören insandır!

HER TÜRLÜ ŞİDDETE HAYIR

Ülkemizde yaşanan son süreç, dayatılan bir çatışma ortamının sonucudur. Hrant Dink’in öldürülmesi, Orhan Pamuk’un medyatik şiddete maruz kalması, Şemdinli olayları ve arkasından yaşanan milliyetçilik dalgası, beklenmedik seçim sonuçları, belirli merkezleri yeniden harekete geçirdi. Terör ve savaş hayaleti yeniden canlandı.

Akan kan, kimi çıkar çevrelerinin politik çıkarı haline dönüşürken, ülkemiz yurttaşlarının ortak değeri BAYRAK artık bir mahalle baskısı görevini üstlenmektedir.

Sevgi, saygı ve kardeşlik öğrenmesi gereken gencecik çocuklar, akedemik açıklaması FAŞİZM olan insanlık düşmanı idelojiyle beslenmekte, TÜRKİYE nin geleceği baltalanmaktadır.
 
Halkların yüzyıllardır geliştirdikleri kardeşlik ilişkileri ne yazık ki hiç bir zaman bu kadar zayıflamadı. Ancak yine de umutsuzluğa kapılmamak, kazanımları korumak, halklar arasındaki dostluk bağının zayıflamasını engellemeliyiz.

Alevi öğretisi bu karanlık sürecin tekrardan aydınlanmasında önemli görevler üstlenmek zorundadır. Tarihin bir çok kesitinde, benzer çatışmalar yaşanmış, ancak barış, kardeşlik egemen olmuştur. Bu sürecin de aşılacağı konusunda hiç bir kuşkuya yer bırakmamamız gerekmektedir.

Bu ülkede insanlarımız emperyalizme karşı nasıl birlikte savaşarak , ortak
bir vatan yarattılarsa , bu istenmeyen çatışma ortamı ve sürecinin de
halkların lehine olacak şekilde aşacaktır. Burada dikkat etmemiz gereken
husus aşırı milletçi/faşist provakosyonlardır.

Karanlık güçlerin planı bellidir. Ülkemizde yalnız ve yalnız onların yaşama hakkı olmalıdır. Karanlık güçlerden olmayanlar o veya bu şekilde imha edilmelidir, susturulmalı, bastırılmalıdır. Yıllardır bu amaç uğruna çeşitli eylemler, baskılar ve katliamlar düzenlenmiştir. Artık sonuca ulaşacaklarını sanarak toplumsal FAŞİZMİ gerçekleştirmek niyetindeler! Irkçılar, Şövenler, karanlık isteyenler, kana kan özlemiyle sokağa dökülebilirler. Terörü bahane ederek bu ülkenin namuslu insanlarını, kürt kardeşlerimizi sindirmeye yeltenebilirler. Bu gruh bu gün Kürtleri yok etmek ister, yarın Demokratlar, Aleviler ve farklı düşünen herkes sırada!

1937, Adolf Hitler Almanya’sını unutmayalım! Türkiye de en çok satan Faşizmin Anayasası KAVGAM adlı Hitler kitabı değil mi? Faşizm, Almanya’yı ne hale getirdi? Almanya battı ve ikiye bölündü! Ancak yarım asır sonra bir şans eseri yeniden birleşebildi. Faşizm, Almanya ya çok bedeller ödetti! 
 
Geçmişte olduğu gibi yoksul halkların maruz bırakıldığı şiddet ortamına karşı tüm insanlarımız sesini yükseltmeli, sorunları demokratik kurallar ve mücadele biçimleri ile çözmeliyiz. Akan kanlar durdurulmalı! Annelerin feryatları son bulmalıdır. Ölende, öldürende kardeştir. Kardeş kavgasına son verilmelidir. Hiç bir şey insan canından daha değerli değildir.

Kürtler , Türkler bir ağaç gövdesinin dallarıdır. Dallardan birinin zayıflığını kullanmak isteyenler, karanlığı seçmek isteyenlerdir. Savaş ve terör bu ülkeyi bölmek istiyor. Gerçek yurt severler, savaşa ve teröre karşıdır. Ortak vatanımızda ,eşit demokratik kardeşlik bağları ile yaşamak, tek seçenektir. Aksi seçenekler, halklarımızı birbirlerine boğazlatma projesidir.

Her türlü şiddete hayır.
Yaşasın kardeşlik
 
 
31 EKİM REFORMASYON GÜNÜ

Alles dreht sich um das "Wort: Herşey kelimenin edrafında dönmekte!

Bir şeyi iki şekilde değiştirebiliriz. Birincisi devirerek, tümsel değişime uğratarak. İkincisi reforme yaparak, yani eskiyi tümden yok etmek yerine, birtakım yenilikler getirerek, yeniden düzenleyerek, değiştirmek. Tümsel değiştirme, niteliksel bir karekter taşır ve devrimle sonuçlanır. İkinci şekildeki yok etmeden değiştirme, niceliksel bir karekter taşır ve reformu oluşturur. Reformasyon, dinin sınırlarının Avrupa da yeniden çizilmesini anlatmaktadır. 16 yy’da Vatikan önderliğinde ki Katolik Klise’si tarihin en çirkin ve barbar dönemini yaşamaktaydı.
Ahlaksal çürümüşlük, dinsel konularda çıkar sağlamak, günahların klisece belli para karşılığı bağışlanması, akraba ve yandaş tutmak, para sızdırmak, gizli-kirli dalevereler vs... Feodal’ler ve Klise Papaz’ları Avrupa halk’larını kul, köle yapmış, aklın ve düşüncenin önüne çelik bir perde çekmişlerdi. Soysuz soygun ve Engizisyon yasaları tüm yaşamı örümcek ağı gibi kaplamıştı. Bilim ve düşünsel gelişme engellenmekteydi. Hümanist yeni bir dünya için mücadele eden aydınlar öldürülmekte, geniş halk kitleleri dinsel korku içinde yaşamaya mahkum edilmişlerdi. Fakat daha yürekli bilim adamı ve aydınlar bu zora karşı sonu ölüm ve zindan da olsa yılmadan mücadele etmekteydiler. Şehirlerde gelişen manifaktür işletme sahibi yeni sınıf ‘Burjuvazi’, halk ve aydınları yanına alarak Feodalizme ve eski düşüncenin asıl merkezi Vatikana/Katolizme karşı nufusunu artırmaktaydı. Bu direniş manevi bir alanda gözükse de aslında sınıfların iktidar müca delesinden soyutlanamazdı. Burjuvazi, kilisenin elinde bulundurduğu ekenomik ve siyasi iktidara talip olmaktaydı. Buda eski katolik ideolojiyi sarsmak, hatta yıkmakla mümkün olacaktı. Bunda başarılı olabilmesi için diğer sınıfları yanına çekmesi gerekliydi. Orta çağ karanlığına baş kaldırmış aydınlar ve Feodal’ler den toprak talebi olan köylülüğe birtakım ödünler veren Burjuva zi, dinin kötüye kullanılmasına karşı olan kesimleri de destekliyordu. Tüm ezilen sınıflar, Klise ve Feodal’lerin haksızlığının, bilim dışılığının, zulmünün bilincine erişmedikleri sürece bu karanlık son bulamazdı. Feodalizm ideolojik temelini Katoliklik te simgeliyordu. Katolizm, aynı zamanda en büyük toprak mülkiyetine sahip bir dindi. Bu büyük mülkiyet en çokta Burjuva zi’nin çıkarlarına ters geliyordu. Asıl milli gelir klisede birikiyor ve bu gelir çok kötü bir şekilde israf ediliyordu. Dinsel hizmetler, bayramlar ve servet getirmez cabasınına harcamlar, burjuvaların çıkarına gelmiyordu. İşte bu saydığım nedenlerden dolayı Burjuvazi, reform hareketini ateşli bir şekilde desteklemiştir. Reformasyon düşünsel olarak daha önceki tarihlerde başlamış olsada asıl anlamını Martin Luther’le ( 1483-1546) kazanacaktır. Luther, Saksonya da küçük maden işletmesi olan orta halli bir ailenin oğludur. Felsefe ve İlahiyat okur. İç dünyada duyulan Tanrı esini, insanı imana götürür diyen Occam öğretisini kabullenir. Papalığın dini yozlaştırdığını farkeder. 31 Ekim 1517’de, Luther, Wittenberg –Üniversitesinin- Klisesinin kapılarına 95 tez’ini asıp ilan eder. Bu tezler çok kısa bir zamanda çeşitli dillere çevrilerek yayılır. Papalığa karşı olanlar Luther edrafında toplanmaya başlarlar. Papa afaroz etmekle tehdit eder. O ise Papa’nın afarozunun saçmalık olduğunu kitlelere anlatır. Çok büyük iftiralar ve santajlarla karşılaşır. Bu esnada Luther üç ayrı kitap yayınlamışdır; Hıristiyan Özgürlüğü, Alman Soylularına Bildiri ve Babil Esareti. Feodaller ve Papalık onu tutuklayıp, yok etmek ister. Ama Luther halkın çok sevdiği bir reform lideri olmuşdur. İsim değiştirmek zorunda kalır. 1521 Mayıs’ında İmparator luk fermanı Lutheri, otoritenin emirlerini hiçe sayan bir sapkın ilan eder. Oysa gizlendiği Şato’da Kutsal kitabı latince’den almanca’ya çevirmektedir. 1522 yılı Eylül ayında İncil almanca olarak yayınlanır. 5000 adet almanca baskı az zamanda kapışılır.
Luther, 95 tezi yayınlayıp, kutsal kitap İncili almanca’ya çevirerek, feodaller ve katolik klisesinin mutlak yönetimine en etkili darbeyi indirmiştir.Gericilik Heloven günüyle bu günün anlamını yoketmek istiyor.Buna izin verilmemelidir.
 yukari
Kaynakça; Server Tanilli, Yüz Yılların Gerçeği Ve Mirası -III-
 
KADIN SORUNU
I:
Kadın sorunu özünde tüm insanlığın sorunudur. Her insanı ilgilendiren böyle bir konuyu daha derinlemesine ve çeşitli boyutlarıyla incelemek gerekir. Bende elimden geldiğince bu konuda bildiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
İnsanlığın yaradılışı üzerine bu güne kadar iki farklı görüş çekişmektedir. Birincisi dini ( idealist ) görüş, ikincisi ise bilimsel olan materyalist görüştür. Dini görüşe göre tanrı evreni ve tüm canlıları tek başına yaratmıştır. İnsanlık Adem ile Hava’dan çoğaldılar denir. Bilimsel görüş ise yaradılışı akılcıl yoldan, yani bilimsel ( materyalist ) yoldan açıklar. Aydınlık çağı ile başlayan yeni buluş ve icatlar, dini görüşe büyük darbe vurmuşlar ve de yeni düşünme yöntemini yaratmışlardır.
XVIII ve XIX y. yılda yaşamış Backofen, Mac Lennon, Lubbook, Darwin, Morgan, Feuerbach, Marx ve Engels gibi bir çok bilgin, maddenin diyalektik süreç içinde ki evrim ve dönüşümüne dikkat çekerek, en son Karl Marks da kesin ifadesini bulan, “ İnsanların varlığını belirleyen şey, toplumsal varlıklarıdır! ” sonucuna varılmıştır. Örneğin; maddesel bileşenlerden oluşan beynimiz, bir sisteme bağlıdır. Beyin ( maddi varlık ) var ki bizler düşünebülmekteyiz. Dini görüşün iddia ettiği gibi, maddi varlığımızı belirleyen şeyin görünmeyen bir güç ( tanrı ) değil, bilakis düşüncemiz ve görünmeyen güçleri ( cin, peri, tanrı vs...) yaratan maddi varlığımızın kendisidir.
Binlerce yıl anlatılan Adem ile Hava masalı, bu masala uygun şekillenen dini yaşam biçimlerinin oluşturulması, her türlü gericiliğin de desteği sonucu, geniş yığınlar yüzyıllar boyu uyutulmuştur! Günümüzde dahi din ve dini görüşlerin hortlatılması ve madden desteklenmesi, geniş halk kesimlerinin ortaçağ karanlığında bırakılmak istenmesinde ki amaç, yalnız ve yalnız, iktidar sınıflarının çıkarını koruyan bu sömürgeci emperyalist sistemin devamı içindir! Masum yığınların inancı kullanılmakta, din sömürülmektedir!
Yer yüzünün çeşitli bölgelerinde bulunan fosiller üzerinde çalışma yapan bilginler, insanların Australopitek maymunlarının en üst düzeyde gelişmişi Homo Sapienslerden üredikleri sonucuna varmaktadırlar.
Engelse göre ilk insanı hayvanlardan ayıran özellik iş aletleri yapması ve bu aletler yardımıyla toplumsal çalışmaya yönelmesidir.Toplumsal emek insanı hem fiziksel hemde düşünsel olarak geliştirmiştir. İnsan, insanı kendi elleriyle yaratmıştır.
İlkel insan sürüleri gelişimin ileri bir aşamasında, daha küçük guruplardan oluşan ilkel klanları oluşturmuştur. İlkel klanlarda cinsler arası iş bölümü, erkeğin avcılık yapması ve kadının yiyecek toplaması, çocuga bakması şeklinde oluşmuştur. Anaerkil kurallar, ortaklaşa toplumsal ilişkilerin bu şekilde olması, toplumda ilk komünistlik şeklidir. Kadın kendi gurubu içinde, rehber ve yöneticidir. Ev işlerinde olduğu gibi grup ilşkilerinde de düşüncelerine önem verilirdi, saygı görürdü. Kadın eğemendir, barış yapar ve toplantılara katılır hatta toplantıları yönetirdi.(Engels)
Üretici güçlerin binlerce yıl içerisinde gelişmesi, toprağın işlenmeye ve hayvanların evcilleştirilmeye başlaması yeni iş bölümünü yaratır. Anaerkil klan yerini yine uzun bir evrim süreci içerisinde babaerkil klana bırakır. Toprağı işleyen insan, bazı hayvanları avlamak yerine evcilleştirmesini de öğrenmekte, böylece toprak ve mal mülkiyeti oluşmaktadır.        ” Analık hukukunun devrilişi, dişi cinsin büyük tarihi yenilgisi oldu. Erkek evde de idareyi aldı, kadın alçaltıldı, köleleşti, erkeğin zevk unsuru ve basit çoğalma aracı oldu.” Engels Kadının bu aşşağılanmış durumu giderek süslendi, püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazan yumuşak biçimler altında saklandı, ama hiç bir zaman ortadan kaldırılmadı. Özel mülkiyet aslında babaerkil hukukun yaygınlaşıp gelişmesiyle üstünlük sağlar. Babaerkil hukuk yalnız özel mülkiyeti geliştirmekle kalmaz, sömürücü sınıfların oluşması ve devlette ortaya çıkacaktır. İnsan toplumu gelişmenin yeni bir aşamasına girmiş ve sınıflı toplumlar çağı başlamıştır. İlk sınıflı toplum köleciliktir. Daha sonra toprak ve hayvanla uğraşan feodalizm ve makinalaşmanın sonucu kapitalizm, toplumlar tarihinin bir üst düzeyde ki köleci toplumundan başka bir şey değildir. Devletin ortaya çıkması, babaerkil miras hukukunun yasa, adet ve törelerle daha güçlenmesine yol açmıştır. Adet ve töreler miras hukukuna göre şekillenir. Ölen kardeşin karısı, diğer kardeşe pay edilir. İşin içine tek tanrılı dinlerde girince, kadının kölelliği artık kutsallaşarak, ainler kadına günah kusacaktır.
Musa da olduğu gibi manu kanunu da kısır kadının terkini emreder. Hırıstiyanlık başlangıçta kadına güven verip, kendi safına çektikten sonra, özel mülkiyet ilişkisine dokunmak istemediğinden, kadını küçültecektir. Cinsel ilişkiyi ve kadının bu ilşkide günahını dahi iddia ederek, İsa nın bakire Meryem den doğduğunu, kadın ve erkek rahibelerin evlenmesini günah sayıp, yasaklayacaktır. Ben hırıstiyanım diyen milyonlarca zavallı hala Meryemin bakire hamile kaldığına ve İsanın babası olmadığına inanır! Bilime düşen görev İsanın babası kimdi? Bu kayıp babayı bulmaktır. Papa Tertulien, “ Kadın şeytandır” der. Saint Jean Chrisostome, “Bütün vahşi yaratıklar arasında kadından daha zararlısı bulunamaz” demiştir. Kadını hor gören antik çağ ve orta çağ, onun aşk hissini bile tanımak istememiştir. “Kelimenin modern anlamıyla aşk, antike de resmi toplumun dışında olur... Antikenin cinsel aşka olan egilimlerinin bitiş noktası, orta çağın ettiği noktadır; eşini aldatma” Engels. Engizisyon zulmünün Avrupayı karanlığa boğduğu dönemde, papazlar kendilerini en yüksek derecede ki sıfatlarda görürlerdi. Allahtan sonra geldiklerine toplumu inandırdıklarından, aynı topluma istedikleri zulmü yapabilmekteydiler. Örneğin; Yeni evlenen bir erkek, gelini önce kilise papazının evinde geceletir, papaz kızlık zarını açıp, kutsal tohumunu saçtıktan sonra, o gelin damata tekrar iade edilirdi! Kutsal tohumu taşıyan bu gelin damatı ve toplumu sonsuz derecede memnun etmiş sayılırdı. Bu örnekte de görüldüğü gibi dinsel bağnazlığın boyutları sınırsızdır.
Müslümanlık da kendinden önce ki dinlere bağımlı kalmış, hatta kadını alçaltma konusunda ne yahudilikten ne de hırıstiyanlıktan geri kalmamıştır. “ İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir ( Bakara 282 ). Kadınlar aklen ve dinen dün (eksik) yaratıklardır. Uğursuzluk üç şeyde vardır, karı da, ev de ve at da. Namazı kat eden şeyler köpek, eşşek ve kadındır. Kadınlar arasında saliha kadın yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir. Benden sonra erkekler için kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım. Bana cehennem halkı gösterildi, çoğunluğu kadınlardı... Siz kadınların çoğu cehennem kütüğüdür. Kadın eğe kemiği gibidir; onu doğrultmak istersen kırarsın, onu kendi haline bırak ve eğriliğiyle ondan faydalanmağa bak. Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu onların tanınmasını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar... ( 33 Ahzab 59 ). Kadınlar üstelik küfürbazdırlar, nankördürler ve onları bu kötülükte geçecek bir başka yaratık yoktur. Kadınlar insanın karşısına şeytan gibi çıkarlar... Size doğru bir kadının geldiğini gördüğünüz zaman bilesiniz ki size yaklaşan bir şeytandır. Bir kadınla bir erkeğin başbaşa bulundukları yerde şeytan üçüncü kişi olarak yer alır. Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun egenlerdir. Şerkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Kadınlar tarlalarınızdır, tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin. Hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Kadın kocasına itaat ederse Rabbinin cennetine girer. Nikah kadınlar için bir nevi köleliktir, nikah kadınlar için cariyeliktir. Kadınlara muhalefet edin, onlara muhalefette bereket vardır.” Hz. Muhammed.
Görüldüğü gibi Muhammed kadını alçaltan en büyük Peygamberdir. İslama göre kadın erkeğin kölesi, erkeğin seks aracı ve bu zulme karşı gelirse şeytan ve ihanetçidir. Kadın ölene kadar erkeğe bağlı kalmak zorundadır. Erkekse aynı kadına bağlı kalmak zorunda değildir, Allah ü Tala erkeğe dörde kadar kadınla evlenmesine izin çıkarmıştır! Ama kadının kılını dahi yabancı erkeğe göstermesi yasaklanmıştır. Ve erkek kadını gerekirse dövebilir, ama erkeğe el kaldıran kadın günah işlemiş sayılır, cehennemliktir. Kadın kısırsa erkeğin evlenmesine izin vermelidir. Erkek, çocukların geleceği ve önemli diğer konularda tek başına karar verendir. İsterse kızlarını kendi beğendiği başka erkeklere verebilir. İslamda kadın haremlere hapsedilmiş, cariyeliğe layık görülmüştür. Çıplak kalçasıyla göbek dansı yapan kadın, erkeğin gönlünü hoş eden bir araçtır. Bir çok dinde olduğu gibi İslamda kadını alçaltmada geri kalmamiştır.
Burda bir konuya değinmeden edemeyeceğim. Dini çevrelerce, islam öncesi arap kadını hiç bir hakka sahip değildi, ancak islam kadına sahip çıkmiş ve ona yeni haklar verdi denir. Bu bir aldatmacadır. “ Tarihi gerçek o dur ki İslam öncesi dönemde Arap kadını, toplumun şerefle sayar olduğu, siyasal ve sosyal haklarla donattığı bir varlıktı. Erkeğini kendi seçer ve dilediği takdirde boş edebilirdi. Giyim ve kuşamında olduğu gibi dilediği işleri görmede (örneğin ticaret) serbestti. Buna eklenecek ilk örnek, hiç kuşkusuz, Muhammedin ilk karısı Haticedir!” (İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın). Burda Hadramut Olayı da dillendirilmelidir. Muhammedin öldüğünü duyan Yemen in doğusunda ki Hazramut (Hadramut) Kınde bölgesi kadınları, tırnaklarına kınalar yakıp, şenlik düzenleyip, göbek atmışlardır. Bunda ki kasıtları, kadınların tekrar eski haklarına kavuşacaklarını sanmalarındandır. Bunu duyan Ebu Bekir hiddet ve gazaba kapılarak Yemen valisi Muhacir İbn Ümeyye ye bu işe hemen son vermesini ve o kadınları tutuklayıp, bileklerini keserek karşılık vermesini, bu kutsal görevde Tanrının onun yanında olduğunu bildirir. Hadramut olayı, şeriat yasalarına karşı Arap kadının ilk ve son başkaldırısıdır. (El-Bagdadi, Kitabul-Muhabbar).Kadın, sınıflı toplumla birlikte hem toplumsal olarak, hemde Aile içinde baskıya uğramış, tek tanrılı dinler kadının köleliğini kutsallaştırmışlardır. Bu yalnız islama özgü kalmamış, yahudilik de hırıstiyanlık da aynı ağızdan konuşmuşlardır.                     
II.                                                                                                                                             
Reform rüzgarıyla kıpırdayan düşünceler 1789 Fransız burjuva devrimiyle yeni bir aşamaya ulaşacaktır. Burjuvazinin Feodallere karşı yükselttiği özgürlük, kardeşlik ve eşitlik bayrağı, insanlığın düşüncesinde yeni dalgalanmalara öncülük edecektir.
Parisli yiğit kadınlar vatanı kahramanca savunurken; özgürlüğe, eşitliğe kavuşacakları için bunu yapıyorlardı. Daha devrimin ilk arifesinde Condorcet in kadınlar için medeni haklar isteyen dilekçe ve başvurusu rededilecektir. İnsan hakları beyannamesi yayınlanınca, kadın hakları beyanamesi hazırlayan Madam Roland, Olyme de Gouges, Rose Lacombe konvensiyon kararıyla giyotinde başları kesilecektir. Böylece burjuva iki yüzlülüğü daha belirgin olarak görülmeye, yeni düşünceler, feminist ve ütopik sosyalist görişler ilk defa su yüzüne çıkmaya başlayacaklardır.
Fransa da Saint Sımon ve Faurier, Diderot ve bir çok aydın, İngiltere de Owen, daha nice aydınlar yeni düşüncenin yolunu aydınlatmaya başlayacaklardır. Yalnız kadına acımak, öykünmek ve asıl doğru kurtuluş yolunu göstermekte fazla ileriye gidemeyeceklerdir. Sanayileşmeyle ortaya çıkan Proleterya ve onun gerçek önderleri, kadın sorununa doğru cevap vermektedirler. Gerçek devrimciler kadın sorununu diğer sosyal sorunlardan ayırmazlar. Bu sorunu Marx ve Engels, sınıf micadelesi ve evrenin devrimci dönüşümüne bağlayarak çözümleyeceklerdir.
Burjuvazi kadını mutfak mahkumluğundan kurtadı, fakat ona gerçek özgürlük yerine ucuz ücretli yeni köleliği getirdi.Babaerkil hukukun özünü oluşturan özel mülkiyet düşüncesini; güçlü devlet, iki yüzlü özgürlük, kardeşlik ve eşitlik aldatmacasıyla daha modern şekle sokmuştur. Erkek ve kadın dan oluşan sanayi proleteryası tarihte ilk kez kurtuluş için aynı yolda buluşmuşlardır. Sosyalizm tüm çalışanları ( kadını da ) köleleştiren özel mülküyeti yok etmeye, sınıfsız bir toplum yaratmaya çalışır. Kadının köle edilişi, özel mülkiyet ve sınıfların, sömürünün ortaya çıkmasıyla başladığı tarihsel ve bilimsel gerçeğini inkar etmezsek, sosyalizm olmadan kadın sorunu çözülemez. Yalnız sosyalizme geçiş başlasa  dahi, binlerce yıllık alışkanlıklar ortadan birden kalkmayacak, belli dönem varlıklarını maddi desteği olmasa da hisettireceklerdir.
Bugün burjuvazi ve fanatik kesimler sosyalizmin, kadınların ortaklığını savunduğunu iddia ederler. Bu idianın bir iftira ve kendi suçlarını örtmek için söylendiğini Engels şöyle açıklamakta; “ Bu rejim –Komünizm- cinsler arasında ki ilişkileri, yalnız o kişileri ilgilendiren ve toplumun müdahele etmediği, salt özel ilişkiler haline dönüştürecektir. Rejim özel mülkiyeti ortadan kaldırdığı, çocukların birlikte büyümesini sağladığı ve böylece bugünki evliliğin iki ana temeli olan kadının kocasına ve çocukların anne-babalarına bağımlılığını yıktığı anda bu dönüşüm başlayacaktır.Burjuva ahlakçılarının komünistlere mal etmek istediği, kadınların ortaklaşalığı üzerine kopardıkları tüm yaygaraların temeli işte burdadır. Kadınların ortaklaşalığı yalnızca burjuva toplumuna özgü bir olaydır ve bu fuhuş biçiminde gerçekleştirilmektedir.Özel mülkiyete dayanan fuhuş onunla birlikte yok olacaktır. Demmek ki komünist rejim, kadınların ortaklığını değil getirmek, büsbütün ortadan kaldıracaktır.” Engels, Komünizmin Prensipleri

III.
Avcılıktan, yerleşik tarım üretimine geçen toplumlar Anadoluda da yaşadılar. Bu toplumlarda anaerkil kurallar hakimdi. Hititli anatanrıça Kubaba, Efesli Artemis, Kibele ve Hera... Çağdaş uygarlığın ilk tohumlarını Anadolu da Analar attılar! Efesli kadınlar antik çağda Grit ve Yunanlı erkekleri tembellik, kadını kullanmaya çalışmakla suçlarlardı.
Anadoluda Anaerkil toplumların yıkılması, Akaların Truvaya kaçırılan Helen i almak için yapılan truva savaşına kadar sürmüş olsa gerek. Çünki Yunan kıtasında artık Babaerkil hukuk güçlenmekte, Heleni geri istemekte ki amaç, Anaerkil toplumdan kalma analık mirasını elegeçirmek içindir.
Anadoluda Anaerkil toplumlar M.Ö. ceki dönemlerde varolmuşlardır. Türklerin, Orta-Asya dan geldikleri dönemde ise bu toplumlar yok olmuş ve eski özelliklerini kaybetmiş, dönüşmüşlerdi. Türkler de Anadolu ya gelmeden önce çok tanrılı  değişik inançlara sahiptiler. Arapların, 8. ve 9. yüz yıllar arasında Horasan ve Orta-asya üzerine başlattığı ardı arkası gelmeyen saldırılardan yılan Türk boyları, ilk inançlarını geri plana atarak, Müslümanlığı kabüllenmek zorunda kalmışlardır. Müslümanlığın kabülü, Asya kökenli Türkler de yeni oluşum ve yaşam şeklini yaratmıştır. Oysa Asya hakları kadını Araplar gibi hor görmezlerdi. Türkmen boylarında kadın, çoğu kez erkeğiyle tarla ve yaylada birliktedir. Hayvancılıktan yerleşik hayata geçiş baba hukukunu sağlamlaştırırken, müslümanlık kadını eski konumundan ve miras hakkından uzaklaştırmıştır.Aslında kadının yenilgisi daha önceleri özel mülkle başlamıştı, müslümanlık bu yenilgiyi şeriat kanun ve kurallarıyla ilahileştirip, resmileştirmiştir.
Anadolu kadını da dinsel baskı altında eski haklarını zamanla kaybedecek, bilakis yerleşik alanlarda daha fazla şeriat kurallarının altında ezilip, sindirilecektir. Daha ileri bir dönemde Osmanlı sultanları şeriat gözlükleriyle, kadını bir seks objesi yaparak, haremlerde gönül eğlendiren cariye şekline sokar. Anadolu kadını bir yanda feodal gelenek ve adetler, diğer yanda islami inanıştan dolayı az çekmiş değildir. Kadın çocukları doğurur, onlara bakar, mutfakta çalışır  ve aynı zamanda tarlada, bağda ve yaylada çalışır, buna rağmen erkek yanında ikincildir. Bu ikincilliğini kadın kadındır, erkek erkektir saflığıyla toplumun her alanında kabullenmiştir.

IV.
Cumhuriyet yeniliklerinden birisi din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören laikliktir. Bu düşünce 1789 burjuva devriminden kaynaklanıyordu. Feodal düşüncenin asıl merkezi Vatikanın ( Papanın) gücünü tam kırmak için olsa gerek, Fransız burjuvazisi 1795 de laik bir eğitim örgütü kurarak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayı, hoş görülü dinleri Katolizme karşı korumayı amaçlamıştır. Halk bu girişimi olanca gücüyle desteklemiştir. Ne var ki iki yüzlü burjuva, Napolyon la birlikte laiklik prensibini askıya alacaktır. Savaş yıllarında Vatikan yine eski konumuna sahip olacaktır.
Cumhuriyet laiklik prensibini resmileştirse bile, kadın hakları ve cemiyetleri ülkemiz de gelişememiş, binlerce yıllık geleneksel ve dinsel tabular kırılamamıştır.
“ Sıradan bir insan beyni doğal olarak tembeldir, en az zorlukla karşılaşacağı yolu tutmaya yönelir. Her yeni düşünce yeni bir düzenlemeyi, kafayı yenilemeyi gerektirir. Bu ise zordur. Var olan dünyanın yıkılmaması, zihin tembelliğinin devamı için, adet ve örflere karşı yeni bir düşünce, böyle insanlara göre kötü bir düşüncedir. Var olanı koruma iç güdüsü, bunun sonucu tutuculuk, batıl inançlarla iyice güçlenir. Bütün adet ve kurumlarıyla sosyal yapının dinsel inançlarla sıkı sıkıya bağlanltılı ve ilahi bir himaye altında olduğuna inanılınca, sosyal yapının eleştirilmesi dine saygısızlık olur. Hele dinin eleştirilmesi, yeni düşünceye düşman bir ruhu, tembel beyinli insanlarda daha çabuk oluşturur.” (John Bury, Düşünce Özgürlüğünün Tarihi)
Yeni düşünce laiklik, kitlelere götürülememiştir. Ülkemizde ki işbirlikçi cılız burjuvaji ( Oligarşi), ancak kendi iktidarını güçlendirmek için çalışmış, gerektiğinde şövenist ve faşist türküzmi, gerektiğinde de bağnaz ve gerici islamı kendi yasasına aykırıda olsa uygulamak zorunluluğunu hissetmiştir. Gericiliğin en keskin bu iki bıçağı yığınlar izerinde bilenmiş, yeni düşünceler korku ve karanlığa boğulmak istenmiştir. Burjuvazi bu çabasında dış emperyalist güçlerinde yardımını alarak istediği başarıya ulaşmıştır.12.Mart ve 12 Eylül darbeleri ülkemizi en gerici ve bağnaz güçlerin yönetimine sürüklemiştir. Demokrasi mücadelesi kanla, silahla bastırılmış, orta çağ haramileri daha karanlık emeller için güçlendirilmiştir.
Anadolu kadının geleceğini bu gün daha büyük bir tehlike tehdit etmektedir. Kadınlarımız çarşafa kapatılmaktadır. Şeriatçı çömezler halkımızın asıl önemli sorunlarını görmeyerek, islami din görevlilerine ait olan türbanı ( çarşafı), tüm müslüman kadınlara maletmenin, mücadelesini vermekteler. Bu şekilde 21.yy. en büyük ayıbını, başörtüsü özgürlüğünü isteyerek, işlemektedirler. Özgürlük ve insan haklarını bir metrelik çaput parçasıyla sınırlayan bu orta çağ zebanileri, aldattıkları birkaç medrese kafalı öğrenci kızla , kadınlarımızı dört duvar arasına hapsetmek istiyorlar. Onların istedikleri  özgürlük milyonlarca köylü ve şehirli kadınımızın daha fazla özgürlükten mahrum bırakılması demektir. Başkalarının özgürlüğüne en ufak saygıyı göstermeyen bu güçlere hak ettikleri cevabı toplumumuz vermek zorundadır. Tarih bir kez daha aydınlık, bilim ve çağdaşlığın yanında olacaktır. Devrimcilerin, ilerici ve aydınların görevi, bu şeriatçı, orta çağ zebanilerine muhatap olmak olmamalı, ama gericiliğin gelişmesi karşısında sessiz kalınmamalıdır. Bilinçsiz, masum bir tarzda dine inanalarla bu karanlık, şeriatçı güçleri birbirinden ayırmak gerekir.
Çağımız aydınlıklar  ve özgürlükler çağıdır. Kadınlarımızın zincirleri kıracağı, karanlık güçlerin emellerini kursaklarında koyacağı, baş örtüsü değil, baş örtüsüne baş kaldırılacağı çağdır. Demokratik ve ilerici kadın örgütleri kurulmalı, var olanlar güçlendirilmeli ve ülke çapında ses çıkaracak eylemlere hazır hale getirilmelidir. Eylemler, yalnız şeriatçı gericiliğe karşı değil, başta kadınların eşitliği olmak üzere, işsizliğe, anti-demokratik girişimlere karşı yönlendirilmelidir. Kadınların özgürlüklerini ekenomik bağımsızlıklarıyla kazanabilecekleri bilinci sürekli gündemde tutulup, toplum bu uğurda seferber edilmelidir. Yeni kadının düşüncesi ve özgürlük girişimleri yolumuzu aydınlatmaktadır. Kadınlar tabiatın kendine verdiği ve toplumun kendinden aldığı haklarını istiyor. Bunları elde etmesi için erkekten daha çok iş, eğitim çalışması, sosyal ve toplumsal yaşam hareketlerine katılması gerekmektedir. Kadının gerçek kurtuluşu ancak özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, gerçek sosyalist toplumun kurulmasıyla gerçekleşecektir. O halde iş başına !

Kaynaklar:
Şeriat ve Kadın, İlhan Arsel
Ekenomi Politik, Karl Marx
Komünizmin Prensipleri, Engels
Düşünce Özgürlüğünün Tarihi, John Bury
Kadın ve Sosyalizm, Agust Bebel
Top lumların Tarihi, Server Tannelli

 LATİNAMERİKA EDEBİYATI                                  

1. TARİHÇE

Bizim kıtamızda umut, sık sık kan ve gölgeyle bastırıldı. İnsanlar tükendi, yürekleri terör dalgalarıyla paramparça oldu, biz yinede şarkı söyledik. Pablo Neruda

Latinamerika deyince aklımıza Güney ve Orta Amerika gelmektedir. Bu kara parçasında 300 milyonun üzerinde insan yaşamaktadır. Bunun 30 milyona yakını eski yerli ( İndaner/ Kızılderili) halktan oluşmaktadır. Bu kara parçası 20 ye yakın ülkeye bölünmüştür. Bu ülkelerden bazıları: Meksika, Bolivya, Kolombiya, Küba, Nikeragua, Panama, Peru, Arjantin, Paraguay, Şili, Venezuella, Brezilya vs... Latinamerika deyince aklımıza yine: Kahve, Kızılderili, Karneval, Pele, Maradona, ardı arkası son bulmayan darbeler, ona karşı kahramanca direnen gerillalar, Sabata, Fidel Castro, Che Guevara vb. gelmektedir.
Tarih kitaplarında Latinamerika en son sayfalarda kısaca anlatılır ve geçilir. 1492`de Christof Colombos`la başlayan işgal ve sömürgecilik, Latinamerika`nın keşfi olarak öğretilir.
Oysa 1492 `den de önceleri bu kıta parçasında insanlar yaşamış ve ‘beyaz tanrı`ya’ parmak ısırtacak, Aztek, Maya ve Inka yüksek kültürlerini oluşturmuşlardır.
Bugünkü ülkeler arasında bir takım farklılaşmalar gözlense de, kıta halkı genelde ortak bir geçmişe sahip olmuştur. Yerli halkın tarihin değişik dönemlerinde oluşturduğu yüksek kültürler birlik ve beraberliği simgelerken, İspanyol ve Portekiz, ardından İngiliz, Fransız ve Hollan da sömürgeciliği kıta parçasını bölüp, parçalamış, ülkeler arasında farklılaşmalara neden olmuştur. İşgal ve sömürgecilik kıta parçasında tarihi derin izler bırakmış, edebiyat ve sosyal yaşamda kendini yansıtmıştır. Hırsız evsahibini kovar örneği, sömürgeci, ‘beyaz tanrı’ yerli halkın binlerce yıl içinde ürettiği ve yarattığı yerüstü ve yeraltı tüm zenginliklerine el koymuş, altından yapılmış eşsiz eserleri gemilerle Avrupa`ya taşımıştır. Tanrıya karşı gelen cezasız kalmaz ve yakılır, yok edilir. Tarih hiçbir döneminde, Kızılderili ye bu kadar küsmemiştir. Yüzbinler işgalci ve sömürgecilere karşı savaşarak ölürler. Yenenler, yenilenler üzerinde kendi hegomanyacı, sömürgeci ve hıristiyancı kültürlerini inşa ederler. Ve Latinamerika  Avrupa kolonyalizminin ve asimilasyonun merkezi olur.
Birinci talan ve soygun hareketinden sonra bu kıtayı uzun ömürlü sömürebilmenin planları hazırlanır.Yerli halk tarım ve hayvancılık yapmaya alıştırılır. Tarım ve hayvancılık sınırlıda olsa bazı bölgelerde yaygınlaşacaktır. Sömürgecilik, özel bir yapıya sahip olan yerlileri kendi çıkarlarına uygun üretim ve yaşama zorlar. Latinamerika`da yeni yapılanma başladığında, Avrupa ekenomik ve toplumsal düşünce alanında yeni bir dirilişi yaşıyordu. Felsefe de aydınlanma dönemi filozofları, hırıstiyanlığın ve kralların saltanatını sallamakta, Feodalizm karşısında burjuvaziyi bulmuş, tarihin uçurumuna düşmesine beş dakika vardır. 1789 Fransız burjuva devrimi ve aydınlık çağının yarattığı yeni düşünceler az bir zaman sonra çok sıkı sansürde yaşansa Latinamerika`ya da ulaşacaktır. 1776`da Kuzey Amerika`da ‘Birleşik Devletler Cumhuriyeti’ kurulur.
Artık ‘özgürlüğün saati’ ile ‘vahşetin devri’ arasında ki çelişki keskinleşecek ve kaçınılmaz olarak monarşist sömürgeciliğe karşı Jose de Martin (1778-1850), Simon Bolivar (1783-1830) önderliklerinde, kuzeyden örnek alınarak özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi başlayacak ve yeni ülkeler ortaya çıkacaktır.
Kurtuluş mücadeleleri üzerine kurulan yeni ülkelerde çok geçmeden politik çekişmeler baş gösterir. Rüşvetçilik, görevi kötüye kullanma, adam kayırmalar ve darbecilik her geçen gün artmaya başlar. Kuzeyde kurulan Amerika Birleşik Devletleri sürekli ve sistemli olarak güneyi etkilemiş, onu elde edebilmek için elinden geleni sakınmamıştır. İç ve dış çelişkiler yeni patlamalara yol açmaktadır.  Latinamerika`da sosyal ve siyasal mücadeleler tarihi zaman zaman çok boyutlu ve çok yönlü olmasına rağmen, demokrasi, sürekli yöneten azınlıklar için var olmuş, bu hareketleri başarıya ulaştıran çoğunluk halk için demokrasi uzakta kalmıştır.

II. Latinamerika Edebiyatı

1960`lı yıllar da  Latinamerika büyük sosyal ve siyasal çalkantılara sahne oldu ve bu durumu ülkemiz aydınlarıda farketti. Emperyalistlerin bayrağını taşıyan işbirlikçi kanlı diktatörlerin karşısında halkın kurtuluşu için mücadele eden devrimci gerilla hareketleri imajıyla tanınan Latinamerika, son yıllarda edebiyat alanında da dünyanın dikkatini çekmeye başlamıştır. Önceleri üç beş ismiyle tanınan Latinamerika edebiyatı, 1960`dan itibaren bilakis ilgi alanı olmuştur. Asturias 1967`de, Neruda ise 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülleri`ni aldılar. Oysa Şili`li şair Gabriela Mistral`ta 1945`de Nobel Ödülü almış, fakat bu konuda hiç bir köşede bir nota rastlanmamaktadır.
Sömürgeci ülkeler Latinamerika`nın yalnız gelir getiren hammadde ve madenleriyle ilgili tasarımlar oluşturmuş, kendi amaçlarına uygun sınıf ve katmanlarla çıkarsal, faydacı ilişkiler kurmuşlar. Halkın sorunları ve çözüm yolları sömürgeci devletlerin emrinde ki aristokrat, cuntacı, diktatörler tarafından kanla bastırılmıştır. Latinamerika edebiyatında bu olayların izlerine kuvvetle rastlanmaktadır.
Eğer Latinamerika edebiyatı üzerine bir şeyler yazılacaksa bunu o kıtanın politik, sosyal, siyasal ve ekenomik yapısından soyutlayamazsınız. Çünkü, o edebiyat kıtanın koşulları üzerine kurulmuştur. Latinamerika`nın edebiyattaki atılımı tüm dünyada kendisini kısa sürede hissettirecektir. 19 yy. sonlarında Rus edebiyatının eriştiği zirveyi, altmışlı yılların sonuna doğru Latinamerika elde edecektir. Güney Amerika edebiyat eserlerini çevirildikleri diller, işledikleri konular ve sattıkları müthiş sayılarıyla kıyaslayacak olursak abartmadığımız ortaya çıkar. Edebiyat alanında büyük bir patlama olur. Öyle ki bu patlayışı beyaz tanrının yeni torunları da görmemezlikten gelemeyeceklerdir. Avrupalı yayın evleri karlarına kar katabilmek için harekete geçerler. Yoksa yüzyıllar boyu gözlerini kapadıkları bu kıtayı pek sevdiklerinden dolayı değildir. Bu patlayış, toplumcu yazarlarıyla, toplumcu eserleriyle kıta gerisinde ve uzağındaki can çekişmekte olan, öz ve ruhuyla emperyalizme teslim olma noktasına gelmiş öbür kıta edebiyatçıların çoğunun yüzünü kızartmış, bir çoğunu da herşeyi yeniden düşündürmeye sürüklemiştir.
Latinamerika edebiyatındaki bu patlama, dünya romanındaki krizi de büyük ölçüde engellemiştir. 1960-70 yılları arasında birçok yazar ve kitabı Avrupa dillerine çevrildi. Alejo Carpandier; Explosion in der Kathetrale / Katedralda Patlama. Julia Cortazar; Himmel und Hölle, Gökyüzü ve Cehennem. Jose Lesama Lima; Das Paradies, Cennet. Gabriel Garcia Marquez; Hundertjahre Einsamkeit, Yüz Yıl Süren Yalınızlık.Ernesto Sabata; Über Helden und Gröber, Kahramanlar ve Mezarkazıcılar Üzerine. Carlos Feuntes; Verbranntes Wasser und Hautwechsel, Yanan Su ve Deri Değişimi. Juan Carlos Onnettip; Die Werft, Tersane, Maria Vargas Llosa; Die Stadt und die Hünde, Şehir ve Köpekleri, Das grüne Haus, Yeşil Ev, Adolfo Bioy Casares; Tagebuch des Schweinekrieges, Domuzlar Savaşının Günlüğü vs...
1961`de uluslararası yayıncılar ödülü Formentor, Samuel Beckett ve Jorge Luis Borges`e verildi. Bu ödül Borges için önemli bir ödüldü, böylece bir çok dile romanları çevrilecek, asıl önemlisi yeni genç romancı kuşağı üzerinde de etkili olacaktı.
Bunu takip eden yıllarda da uluslararası bir çok değerli ve önemli edebiyat ödülleri yine Latinamerika edebiyatçılarına verilecekti. 1972`de Gabriel Garzia Marquez, Yüz Yıl Süren Yalnızlık adlı eseriyle, 1967`de Vargas Llosa`nın, Yeşil Ev adlı romanıyla kazandığı Romulo-Gallego Ödülü`nü bir kez daha Latinamerika`ya taşıyacaktır.
Aslında Latinamerika edebiyatındaki bu patlamayı 1950-60 yıllarında onu iyi takip eden edebiyatçılar önceden görebilmekteydiler. Augusto Roa Bastos, Menschensohn, İnsanoğlu. Jose Maria Arguedas, Die tiefen Flüsse, Derin Akan Sular. Julia Cortazar, Ende des Spiels, Oyunun Sonu, Die geheimen Waffen, Gizli Silahlar. Juan Carlos Onnetti, Das kurze Leben, Kısa Yaşam. Alejo Carpentier, Das reich von dieser Welt, Bu Dünyanın İmparatorluğu, adlı yapıtları yükselişe damgasını vuranlar arasında yer alanlardandı.
1959`da Cuba`da Fidel Castro ve Che Guevara önderliğinde verilen gerilla savaşının devrime yol açması, tüm kıta aydınlarını ve sosyal hareketlerini derinden etkileyecektir.Yine dünyanın gözü, kulağı bu kıtada olacaktır. Devrimin önderleri Fidel ve Che yine devrimci kültür politikalarıyla tüm kıta aydınlarını etkileyeceklerdir. Köklerinin Jose Marti`ye uzandığı politik hümanizm, aydınların kişisel özgürlüğü ve sorumluluğu ülke ve kıtanın bağımsızlığı için çaba gösterme düşünceleri Küba devrimiyle daha da aktuelleşmeye başlar ve edebiyatçılarda üzerlerine düşen görevi üstlenirler.
Yazar kendisini yalnız yazar olarak sınırlamıyor. Aynı şekilde toplumda, yazardan siyasi ve sosyal olaylar karşısında bir tavır takınmasını bekliyor. Toplum ve yazar, yazar ve toplum birbirlerinden kopmuyorlar. İşte Latinamerika edebiyatçılarının bir başka özelliğide burda yatmaktadır. Yazar kendini toplumuna karşı sorumlu hisseder, siyasi ve sosyal olaylarda toplumcu bir tavır alır. Bu tavır alış popülizm türünde çıkarcı bir tavır alış değil, bilakis bazen pahalıya mal olan gerçek halkçı bir tavırdır. Böylece bir yandan, toplumsal yaşam ve mücadelede yerini alan yazar, bir yandan da toplum için sürekli yeni eserler üretmeye çaba gösterir.
Küba devrimi olduğunda, bir çok Latinamerika`lı yazarın devrimle dayanışması Avrupalı –çanak yalayıcı- bir kaç yazarın eleştirel saldırısıyla karşılanmıştı; Komünizme kaydılar diye. Latinamerika`lı yazarlar bunların ürümesine pek aldırış etmemişlerdir, hatta bir kısmı anarşist-teröristlerle işbirliği içinde oldukları iddia edilerek, suçlandırılmaya, karalandırılmaya çalışılsada, onlar Avrupa`lı bu küçük cücelere içlerinden sadece acı ile gülmüşlerdir.

III.SİMON BOLİVAR ( 24.07.1783-17.12.1830 )

‘Tahminime göre kıtanız bağımsızlık için olgunlaşmıştır, fakat bunu başaracak adamı daha göremiyorum.’ Alexander von Humboldt

24.07.1783`de Venezuella Caracas`da doğdu. Zengin bir ailenin şanslı çocuğu olarak, çok iyi bir eğitim aldı. İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa`yı gezdi. Avrupa gezisi ona çok şeyler öğretti. 1804 yılında Bolivar`la tanışan Humboldt, ona yukarıda ki düşüncesini açıklamıştır. Aynı yılın sonlarına doğru Napolyon Bonapart`ı Paris`de gören Bolivar, ondan ve Fransız Devriminden çok etkilenecektir. 1805 yılında Roma`ya gelen Bolivar ülkesini sömürgecililerden kurtarmak için yemin eder. 1897 yılında Hamburg ve Amerika üzerinden Venezuella`ya dönecek, mücadelesine başlayacaktır. 1813`lerde bağımsızlık mücadelesinin sayılı isimlerindendir. Şubat 1819`da bağımsızlık mücadelesinin diğer isimleriyle birlikte bir Kongre düzenler ve o ünlü Anayasa ‘Angostura`yı ‘ yayınlar. Bolivar Birleşik Latinamerika`dan yanadır. Aynı amaç için mücadele eden San Martin`le 1822`de buluşur. San Martin`in ( 1778-1850 ) monarşist yönü ağır basmaktadır. Bolivar amacına ulaşmak için diğer birçok hareketleri birleştirmeye çalışmış, bu konudaki başarısı onu tüm Latinamerikan`nın ilk önderi yapmıştır. Bolivar işbirlikçiler ve düzenbazlardan çok çekmiştir. Türlü yalan ve iftiralara karşı mücadelesi sürerken, sıtma hastalıgına yakalanır  ve Santa Marta`da hayata gözlerini yumar.

JOSE MARTİ (1853 – 1895 )
Latinamerika`nın bağımsızlık simgelerinden Jose Marti, aslen Küba`lı bir şairdir.
 
‘Ben özgürlük ve bağımsızlık delisiyim / Varsın hainler gizlensinler soğuk bir taşın altında / Dürüstçe yaşadım ben / Karşılığında / Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim!’
Emperyalist sömürgeciliğe, ırkçılığa karşı teorik ve pratik alanlarda, yılmadan verdiği mücadelesi ve Latinamerika`nın toprağı kokan güçlü şiirleriyle ün salan Jose Marti, Mayıs 1895`de savaş alanında vurularak ölür. Ölümünden yedi yıl sonra Küba özgürlüğüne kavuşmuştur.

‘Palmiyelerin yetiştiği topraktan / Kendi başıma bir adamım ben / Ruhumda şiirler fışkırsın isterim / Dünyayı bırakıp gitmeden!’

Önemli eserleri; ‘Özgür Şiirler’, ‘Sürgün Çiçekleri’, ‘Tiranların Şöleni’, ‘Boyunduruk ve Yıldız’.
JORGE LUİS BORGES (24.08.1899 – 14.06.1986)
Arjantin`li şair, yazar ve eleştirmen Borges, Boines Aires`de doğmuştur. Çocukluğu Palermo yakınlarında zenginlerin yoğun olduğu bir çevrede geçmiştir. Diğer kardeşleriyle birlikte ingilizce dersi alır. 1907`de ( 8 yaşında ) kişisel el notlarıyla eski yunan mitolojisi üzerine bir kitapçık hazırlar. 1908`de Oskar Wilde`nin ( 1854-1900 ) bir yazısını çevirir ve bir dergide yayınlanır. Babası aracılığı ile tanıştığı şair Ernesto Carrigo ile edebiyat arkadaşlığı başlar ve onun yardımıyla birçok yazar tanıyıp okuyacaktır. Bu dönemde, ‘ Bir kitabı yok eden, mantığın taa kendisini yok eder ‘ diyen İngiliz şair John Milto`u ( 1608-1674 ) ve ‘ Sanatın cahillik diye bir düşmanı vardır ‘ diyen Benjamin Johnson`u ( 1573-1673 ) tanır ve okur.
1913-20 yılları arasında Avrupa`da yaşar ve Cenevre`de yüksek öğrenim görür.1919 yılında Madrid`de bir yıl kalır. Burda öncü edebiyat akımlarıyla-avantgardist ilişki kurar. Futurizm, Kreasyonizm ve Ultraizm akımları sanat anlayışını belirler. 1920`de Boines Aires`e geri döner ve orda Ultraizm`in propagandasını yapar.
‘Prizma’, ‘Proa’ dergilerini çıkarır ve bu dergilerde yeni estetik üzerine düşüncelerini açıklar. Şiir, eleştiri, öyküler yazar. Edebiyat akşamlarına katılır. 1931`de ‘Sur’ dergisinde çalışır.1938`de Almagro yakınlarında bir biblioetek`de çalışır. Perona muhalif olması bu iş yerini kaybetmesine neden olur. Peroncular onu üzmek için tavukçu çiftliğinde müfettişlik teklif ederler. ‘Anales de Boines Aires’ adlı kriminal romanlar yayınlayan dergiyi yöneetir. Kriminal romanlar serisini yayınlar. 1950-1953 Arjantin yazarlar birliği başkanlığı yapar.
1955`de milli kütüphane birliği başkanlığı yapar ve daha sonra üniversite de İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapar.
1961`de uluslararası ‘Formantor’ yayıncılar ödülüne laik görülür. Yine birçok ödül ve nişana daha sahip olan Borges`in 1963`den sonra gözleri göremez. 14.06.1986`da hayata gözlerini yuman Borges`in ünlü eserleri şunlardır: Labyrent, Fiksiyonlar ( Hayallerim), Karanlık, Ayna, Borges ve Ben, Seçme Şiirler, Sonsuzluğun Tarihi, Bütün Eserler, Kriminal Romanlar...
Borges`in şiiri, ‘Niye gülü terrennüm edersin, şiirin içinde açsın o gül’ anlayışını dillendirir. Şiir yaratılırken bağımlılıktan kendini kurtarmalı ve tam bir özgürlük içinde yaratılmalıdır. Düz yazı ve romanlarında hayal gücü sürekli ön plandadır ve yeni fantazileri birbirini bütünlemektedir. Emile Zabata, Borges`i, ‘Politik Dinazor’ olarak niteler, çünkü o, geniş hayal gücüyle Latinamerika`nın çelişkilerini ve fukaralığını provakatör açıklamalarıyla yeniden güncelleştirir ve ideolojik yapıyla ilişkisine dikkat çekerdi. Yaşadığı dönemde gücü oranında yeni yetişen yazarlara yardımcı olur ve gerekirse onlarla yeni projeler oluşturup, ortak yayınlar planlamıştır. Birçok alanda yazdığı eserleriyle Borges, yirminci yy`ın yetiştirdiği eşsiz şair, yazar ve eleştirmenleri arasında kendine orjinal bir yer edinmiştir.

ADOLFO BIOY CASARAS (15.09.1914)
Arjantin`li Casaras, küçük yaşlarda edebiyata ilgi duyar. Çocukluğu büyük şehir ve ailesinin bulunduğu Estancia`da geçmiştir. 15 yaşında ilk kitabı, ‘Prologe`yi’ yazar. Hukuk ve felsefe eğitimi görür. Borges`le tanışır ve iyi bir arkadaş olurlar. O da Borges gibi hayal gücü geniş ve engin görüşlü bir yazardır. Olağan üstü fantazileriyle, kıta edebiyatının öncülerindendir. Öykü, senaryo, roman ve kriminal romanları yazmıştır.
1970`de ‘Premio Nacional’ , 1990`da Cervantes ödülüne laik görülmiştür.Üstün yaratıcı gücü, keskin zeka incelikleriyle Arjantinli yazarların sayılılarından Casaras, disiplinli bir yazar olduğunu ‘Morel`in Buluşları’ adlı romanıyla sergilemektedir. Hayal gücünün, gerçeği-gerçeküssü ve ölümü-ölümsüzlükle fantazileştiren eşsiz, perfekt anlatımıyla okurlarını büyülemektedir. O bu gücünü Borges`in şu sözlerinden almaktaydı; ‘Eğer yazar olmak istiyorsan ne bir avukat, ne bir profesör, ne bir yayıncı, nede bir derginin müdürü olmalısın!’
Casaras daktilosunun her tuşuna dokunuşunda herşeyden önce iyi bir yazar olmayı amaç edinmişti. ‘Firar Planı’ adlı eserinde mahkumluk ve özgürlük karşıtlığını birlikte ele elmekta, üstün anlatı gücüyle başarısını pekiştirmektedir. Borges`in İngiliz edebiyatına olan ilgisi kadar Casaras`da aynı sıcaklıkta ilgiyi Alman edebiyatına duymuştur. Lessing, Hegel ve Kant`dan etkilenir.

ALEJO CARPENTİER ( 26.12.1904 – 24.04.1980 )
Kübalı, Fransız bir baba ve Rus bir annenin çocuğu olarak 26.12.1904`de Losan`da dünyaya geldi. Liseyi Paris`de bitirdi. Fransızca ve İspanyolca`yı ana dili olarak öğrenmiştir. 1921`de Havana`da mimarlık okumaya başlar. Kısa bir süreden sonra, müzik ve gazetecilik okuma uğruna mimarlığı bırakır. ‘Carteles’ adlı haftalık bir dergide sorumlu yöneticilik yapar. Yine ‘Revista de Avance’ adlı dergiyide çıkarmaktadır. Müzikle ilgisini kesintisiz devam ettirir. ‘Yeni Müzik’ adlı konserlerde etkin olur.
1927`de diktatör ‘Machado’`ya karşı düzenlenen protesto eylemlerine katıldığı için tutuklanır ve altı ay hapis cezasına çarptırılır. Arkadaşı Desnos yardımıyla Fransa`ya kaçar. On bir yıl Fransa`da kalır. Radyo ve dergilerde çalışır.Sürrealistleri tanır, tartışmalarda yer alır. Madrid 1937`de ‘2. Kültürü Savunma Kongresi’ ne katılır.1939`da Havana`ya döner, edebiyat profesörü olarak görev alır, ardından Paris`e kültür ateşesi olarak atanır.1977`de ‘Cervantes’ edbiyat ödülüne laik görülür.
İlk önemlü eseri, ‘Ecu`e-Yamba-O’ Allah Övsün anlamına gelmektedir.Bu eserinde din üzerine etnografik dökümentar haberler vermekte, Kübal`ı ve Haiti`li siyahların törelerini sürrealist metodla okurlarına sunmakta ve Amerikan tekellerinin siyahları nasıl sömürdüklerine açıklık kazandırmaktadır.
‘El Reino De Esto Mundo’, Bu Dünyanın İmparatorluğu, estetik perspektifler yerine, gerçeğin sınırarını genişleten, dar çember ve katagorileri aşan anlatı yöntemiyle Carpentier, köle isyanları ile kurtuluş mücadelesinin, Haiti`li Kral Henri Christphes 1811 döneminden de bahsetmektedir. Siyah Ti Noel`in efsanevi yaşamı ve 1789 Fransız Devrimi`nin kıtada ki etkileri aynı şekilde anlatılmaktadır.
Bir diğer eseri ‘Katedralda Patlama’ yine Fransız Devrimi`ndenyola çıkarak, devrim ve devrim sonrası gelişmeleri, devrimin aktörlerini anlatır. Devrimcilikten iktidar hırsına kapılmış bazı eski devrimciler ve devrimcilikte sürekli direnen karekterler bu kitapda sergilenmektedir. Diğer eserleri, ‘Küba Finalı’, ‘Sürgün Avı’, diktatörlüğe karşı direnişleri ve devrimci mücadeleden konulara değinmektedir.
‘Manoya Kaçış’, ‘Kaybolan İzler’ de Caracas daki izlenimleri yer alır. ‘Erecurso Del Mè tode’ Devlet Hükmü, eseri diğer eserlerinden daha güçlüdür. Latinamerika diktatörlerini konu edindiği Devlet Hükmü; işbirlikçi oligarşilerin, Amerikan Emperyalizm`i ve cuntalarla ilişkilerine değinmektedir.
‘Barock Konseri’ müzikle ilgilidir. ‘Le Sacre Du Printemps’ birçok yönüyle otobiyografik bir yapıttır. Ekim Devrimi`nden, Amerikan Domuzlar çıkarmasında ki 1961 Amerikan`ın yenilgisine kadar dönemi içerir. Rus dansçı Vera ile Küba`lı mimar Enriko`nun İspanya iç savaşında başlayan arkadaşlıkları, Faşizm`e karşı direniş, Küba`ya geliş ve Batista diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye kadar dönemi içermektedir.

 DEVRİM VE ATEŞ TANRISININ KIZI:

FRİDA KAHLO
‘Duyduk duymadık demeyin, ben bir devrimle birlikte doğdum. Ben bir devrimin kızıyım,bunda hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının’ Frida Kahlo.

Frida’nın babası Wilhelm Kahlo, Baden Baden`de yaşayan macar yahudi, anne ve babanın oğluydu. Wilhelm ondokuz yaşında Hamburg üzerinden Meksika ya göçetti ve Meksiko ya yerleşti. Gelenekleri ve dili öğrendi, adıda Guillermo Kahlo Olmuşdu. Guillermo, Kızılderili ve beyaz kökenli Matilde Calderon`la 1898`de evlendi.
Devrimin ve ateş tanrısının kızı Frida Kahlo, 6 Temmuz 1907 de, Frida`nın kendi iddiasına göre 7 Temmuz 1910 da doğmuştur. Çocuk sağlam doğmuştur. Ailesi adını almancada barış anlamına gelen Frida koyacaktır.Mavi Köşk adını taşıyan özel evlerinde Frida varlıklı bir ortamda yetişir. Yedi yaşında geçirdiği çocuk felci yüzünden sağ bacağı sakat kalır. Eylül 1925 de geçirdiği otobüs kazasında ağır yaralanır. Omurga kemikleri, iki bacağı, kalça ve köprücük kemiklerinde yaralanmalar vardır. Bu kaza onu yataktan kaldırmayacaktır. Frida yaşadığı sürece özürlü birisidir. Annesi hastanede onu yalnız bırakmaz ve sürekli yanındadır.
Frida yattığı odaya büyük bir ayna kor ve kendi portrelerini çizer. Tam 55 tane resim çizer ki bu çizdiği resimlerin 3/1 demektedir. Bu resimlerle duygu ve düşüncelerini, kişisel yaşamını bir ölçüde anlatmaya çalışmıştır.
Uzun dönemden beri arkadaşlık ettiği Alejandro Gomez Arias`a ( Alex ) mektublar yazar. Cevapsız kalan mektuplarına her gün yenisini eklemekte ve aşkını sonuna kadar savunmaktadır. Birde ardı arkası gelmeyen sakatlığın verdiği acılar. Bu acıları ancak ve ancak okumak, araştırmak, sanat ve kültürel yönde kendini geliştirmekle yenebileceğini de içinde taşımaya başlar. Alex`e olan kırgınlığı zamanla düzelir, iyi bir arkadaş olurlar.
Alex, Frida`ya Avrupa dan, ünlü yazarlardan ve ressamlardan bahseder. İtalyan Rönesansı, Fransız devrimleri ve ünlü Rus yazarlarını hayranlıkla anlatır. Çok sevdiği Alex`in ilgi duyduğu her konuyu öğrenmeye çalışan Frida, zamanla çok önemli konuları araştırır ve birçok yazar ve çizeri tanımış olur. Boş zamanlarında sürekli resim çizmeyi ihmal etmemektedir. Günleri ve gecelerinin celladı aynaya bakarak birçok değerli otoportre resimler çizer. Sanat artık onu yaşama bağlayan önemli bir etken olur. Buna rağmen o, sanatı üzerine yaptığı açıklamalarda oldukça mütevazi ve çekimser konuşur; ‘Ve, artık pek de önemsenmeden, resim yapmaya başladım.’
!928 de Mexika yeni politik çalkantılar içindedir. Frida yeni arkadaşlar edinir. Öğrenciler, akedemisyenler ve araştırmacılar arasında toplantılarda bulunur, ateşli tartışmalara tanık oluyor. Frida bu çevrede kendine yeni olan konuları can kulağıyla dinler ve öğrenir. Ressam Diego Rivera davetli gittiği Sovyetler Birliği`n den bahsetmektedir. Heycanla anlattığı anılar Frida`nın ilgisini çeker. Diego, Sosyalizmi övmekte ve ekim devriminin onuncu kutlama şenliklerini anlatı. Dönerken uğradığı Berlin ve Bertolt Brechten bahseder. Berlin demek Almanya ve Almanya Frida`nın babasının geldiği ülkedir. Bu şekilde Frida, Diego`nun çekim alanına girecektir. Diğer taraftan kendi resimlerini Diego`ya göstermek, çizdiği resimler konusunda onun düşüncelerini almak için ziyaretine gider. Frida bu ziyaretle yaşamında yeni bir dönemin başlayacağını hiç tahmit etmemiştir.
Diego Rivera, Meksika da dönemin en ünlü ressamlarından birisidir. 8 Aralık 1886`da doğan Diego, resimde ki üstün yaratıcılığını daha genç yaşlarda göstermiştir. O, daha çok toplumsal konulara ağırlık vermektedir. Önceleri Kübizim den etkilensede, sonraları kendine özgü tarzı oluşacaktır. Kendini ve sanatını sosyal yaşamdan sınırlamamış, bilakis yaşadığı dönemde ki sosyal çalkantıların köklerini araştırıp, bunu sanatınada yansıtmayı başarmış bir devdir. Sanatın dünyayı daha güzelleştireceğini savunmuştur. Yerli kültürleri araştırıp, geçmişle kendisini birleştirmeye çalışmıştır.
Frida 1922 de Kominist Partisine girer. 1923 de parti içinde yüksek derecede görevler alır. Ekim devrimin kültür bakanı Lunaçarski tarfından Sovyetlere davetedilir. Frida günlüğünde şöyle yazmaktadır: ‘Diego`ya aşık oldum,ailem bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü Diego komünist ve çok şişman biriydi. Bizi bir fille bir güvercine benzetiyorlardı. 21 Agustos 1929`da evlendik...’
Evlilik Frida`yı oldukca değiştirmiştir.Erkek elbisesi giyen Frida yerine, saçına kordeleler takan, dantelli renga renk uzun etekler giyen, omuzunda raboze taşıyan bir kadındır. Aşırı derecede Meksika`lı görünmeye özenir. 1930`lu yıllarda Diego, Amerika`dan yeni ve önemli teklifler alır. Frida`da birlikte Amerika`ya giderler. Otuzlu yılların ilk yarısında Diego ve Frida Amerika`nın değişik kentlerinde yaşar ve komünist olmaları Henry Ford`ların katıldığı toplantılarda davet edilmelerine engel değildir. Çünkü onlar Avrupa da olduğu kadar Amerikada da tanınmaktadırlar. Diego aldığı duvar resimleriyle uğraşırken, Frida ise çapkın kocasına en azından sevimli bir bebek yapmaya ve çevresini tanımaya çalışır. Sakatlığı bir bebek yapmasını engellemektedir. Kendine heran yardımcı olan annesini kaybetmiştir. Umut ve acı Frida`nın yaşamında eksik olmayan iki öğedir. Herşeye rağmen yaşam devam etmektedir.
‘Bir ressam olarak Frida, Diego`ya hiçbir şekilde borçlu değildi. Diego hiçbir zaman onun ressam hocası değildi, asla tek resmini düzeltmedi demek istiyorum... Hatta pek çok konuda tam tersi geçerliydi, çünkü Frida`nın onun üzerinde etiksel ve sanatsal güçlü bir otoritesi vardı.’ Alejandro G. Arias.
1936`da İspanya`da iç savaş başladığında, Frida`nın yakın çevresinden biçok devrimci komünist gönüllü olarak İspanya`ya gider. Frida da onlardan geri kalmaz. Yardım fonları oluşturur ve aktif olarak mücadelenin içindedir.
9 Ocak 1937`de Diego bir mektub alır. 1930`da İstanbul`a, 1933`de Fransa`ya giden Lev Davidoviç Troçki, Diego`ya Meksika hükümetinden kendi adına sığınma talebinde bulunmasını talep eder.
‘ Sanat kararnamelerle, buyruklarla, hazır reçetelerle yönetilemez. Biz marksçılar için, yalnız işçiden sözeden sanat devrimcidir, yenilikçidir, gerisi fasaryadır demek, son derece yanlıştır. Ozanlardan, yalnız tüten fabrika bacalarını yada sermayeye karşı ayaklanışı dile getirmelerini istemekse düpedüz saçmalıktır.’  Diyen Troçki Diego`nun üstün çalışmaları sonucu Meksika hükümetinden sığınma hakkı alır. Natalya ve Lev Troçki, Frida`larda Mavi köşkde misafir edilirler. Güvenlik nedeniyle evin pencereleri tuğla ile ördürülür.
Fridanın babası bay Kahlo kızını ziyarete geldiğinde köşkü bu gariplikte görünce, ‘ Sevgili Frida bana bir açıklama da bulunurmusun ?’ diye sorar. ‘ Canım babacığım, çağımızın en büyük adamlarından birini ağırlıyoruz’ der. ‘ Hep aynı laflar, peki kim bu adam? ‘  ‘ Lev Davidoviç Troçki, Lenin`in arkadaşı, Ekim Devrimi`nin önemli ismi, Kızıl Ordu`nun kurucusu, kısacası üst düzeyde bir rus devrimcisi.’
Frida babasını ikna edecek çabayı sarfetsede anlaşılan pek başarılı olamamıştı. Yıllarca süren kovalamacadan sonra, Troçki`ler ilk kez rahat edecekleri bir eve kavuşmuşlar, çalışmalarını mavi köşkten yönetmekteydiler.
Diego, şişgo göbeği, herşeye yavaş aldıran doğal içtenliği ve cömertliğiyle tanınmaktaydı. Frida güzelliği, karekteri ve akıllılığıyla son derece ilgi çeken biriydi. Lev Troçki, güçlü, akıllı ve çekici biriydi. Yaşamın içinde ki bazı öğeler, Frida ve Lev Davidoviç arasında ‘aşk’ derecesine ulaşan yakınlaşmaya neden olacaktır. Frida ‘yaşlı ihtiyarı’ uyarmasıyla, bu duygu doğmadan ölecektir.
1937-38 yılları Frida`nın resimde duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde geliştirdiği yıllardır. Tabloları ilgi çekmekte ve alıcı bulmaktadır. Resimlerini sergilemek isteyen galeriler ve gazetelerde üzerine yazılar yazmak isteyen eleştirmenlerin ilgilendiği Frida için Diego, Sam A. Lewinson`a; ‘ Frida`yı size kocası olmam sıfatıyla değil, hem mayhoş hemde tatlı, çelik gibi sert ve kelebeğin kanadı kadar ince ve nazik, güzel bir tebessüm kadar harika ve yaşamın acılığı kadar derin ve resim sanatının heycanlı bir hayranı olarak tavsiye ediyorum’ demektedir.
Frida hırsla resim yapmaktaydı. İki Frida, Maymunlu Otoportre, Kısa Saçlı Otoportre, Dikenli Kolyeli, Yılanlı Otoportre vs. 1939-40 yılları arasında yarattığı önemli tablolarıydı.
1940 yılı Ocak ayın da, Meksika Sanat Galerisi`nde, ‘ Uluslararası Gerçeküstücülük               (Sürrealizm) Sergisi’ yapılır. Bu sergide Frida`nın yanında, Alberto Giacometti, Raul Ubac, Yves Tangu, Man Ray, Gıorgıo de Chırıco, Pablo Pıcasso, Paul Delvaux, Meret Oppenheım, Matta Achaurren, Wassily Kandinskz, Paul Klee, Anre masson, Henrz Moore, Rene Magritte, Manuel Alvarez Bravo, Hans Arp, Kurt Seligman, Humphrey Jennıngs, Salvador Dali, Denise Bellon, Hans Belmer, Diego Rivare... Ne var ki bu sergi beklenen ilgiyi bulamadı. Fakat büyük bir sanat olayı olarakta belleklerden kaybolmadı.
Diego ile Troçki arasında aylar önce başlayan görüş farklılıkları artık ideolojik ayrılığa dönüşür. 21 Ağustos 1940 yılında Troçki, Sovyetler Birliği yanlısı Ramon Mercader tarafından öldürülür. Frida, Troçki`yi Meksika`ya getirttiğinden dolayı Diego`ya kızar ve öldürülmesine çok üzülür. Polis Mavi Köşkü didik didik arar. Frida`nın sinirleri çok gergindir. Birkaç gün poliste bekletilir. Diego da aynı şekilde sorgulanır.
Özürlülüğün verdiği acılar içinde k, Frida`yı, romantik bir kahraman olarak karekterize edenler olur. Feministler onu, kocası Diego dan bağımsız, kendine özgü stiliyle, emansipasyoncu bir ressam olarak görürler. Aslında Frida, vucudunu saran acılara baş kaldırmış bir isyancıdır.
Carles Fountes, Frida için; ‘Tahrip edilmiş Kleopetra’ der ve ‘Frida`nın vücudu Meksika`nın vücudu gibi bölünmüştür. Nasıl ki halk sefalet, devrim anı ve umutlarıyla bölünmüşse, işte böyle bölünüp parçalanmıştır Frida Kahlo...’ ve devam eder, ‘Biz iki milletiz, bir yüzümüz aztek kültürü diğer yüzümüz sömürgeci işgalcilerin kültürüyle oluşmuş...’ Burda gerçek üstücülükle mistik olan içiçe gelişir ve Feuntes`ın deyimiyle ‘Magische Realismus’ yani büyüleyici, sihirleyici bir gerçekcilik oluşur. İşte Frida Kahlo bu sihirleyici gerçekciliğin tam ortasında ve efsanevi bir gerçekcidir. Frida`nın notlarından anlaşıldığına göre, Kominizme ve Komünist Partisi`ne aşırı bir bağlılığı vardır. Politik kahramanlarının adı sürekli tekrarlanmaktadır. ‘ Engels`in, Marx`ın, Lenin`in, Stalin ve Mao`nun Materyalist Diyalektiğin, kavramaktaydım. Ben onları komünist dünyanın temel direkleri olarak görmekte ve sevmekteyim. Troçki`nin yanılgısını çok iyi kavradım. O, Meksika`ya gelene kadar Troçkist değildim, fakat o zamanlar Diego ile aynı görüşleri paylaşmaktaydım.’
Frida, Sosyalizm`e, Komünizm`e olan bağlılığını resimlerine de çekinmeden yansıtmıştır. O resimde yeni bir boyuta ulaşmıştır, eskiyle yeniyi, geçmişle geleceği aynı tabloda birlikte yansıtmaktadır. Orak Çekiçli tablo içinde aztek kültüründen kalma desenlerden belirgin olarak gözümüze çarpar ve düşünceleri uğruna mücadele ettiği önderlerinin isimlerini de yazmaktan çekinmez. Günlüğünde ‘Komünizm hastaları iyileştirir!’ diye yazmaktadır. Alman Faşizminin, Sovyetler`e saldırması ve Stalin`in bu saldırıyı Kızıl Ordu`yla geri püskürtmesi ve hatta Doğu Avrupa da başarılar edinmesi, tüm dünya da Sosyalizm`e olan ilgiyi artırmakta ve Sosyalizm büyük bir prestije sahip olmaktaydı. 1942`de ‘Seminare de Cultura Mexika’ kurucu üyeleri arasında yer alır. Meksika kültür bakanlığı tarafından oluşturulan bu kuruluşun amacı, Meksika kültürünü korumak ve yaygınlaşmasını sağlamaktır.
1950`li yıllarının ilk yarısında sağlık durumu ağırlaşır. Katlanılmaz derecede ağırlaşan acılarına karşı artık morfin kullanmaktadır. Diego sürekli yanı başındadır. Bir süre sonra sağ bacağı kesilir. Günde dört kilo konyak içerek acılarını yenmeye çalışan Frida, komalı bir yaşam savaşı vermektedir. 13 temmuz 1954 yılında 47 yaşında ‘Devrimin ve Ateş Tanrısının Kızı’ hayata gözlerini yumar.
Kaynakça:
- Latinamerika Nachrichten, Februar 1996,
- Gemahltes Tagebuch, Frida Kahlo, Kinler Verlag, 1995,
-  Frida Kahlo, Rauda Jamis, Afa Yayınları
 .......................................................................................................................................................................................

 YEZİDİ YOK ET!

Yezit kimdir?
Yezit, Kerbela da Hz Muhamme’din torunlarını hunharca katleden Muaviye’nin oğludur. Muaviye türlü düzenbazlıkla elde ettiği Halifeliği, ne Hz. Aliye nede onun çocuklarına vermek niyetinde değildi. İslami Şura, Ali oğlu Hasan’ın halife olmasını karara bağlamıştı. Muaviye, Hasan’ı zehirlemesi için Mervan’ı görevlendirdi. Mervan, Hasanı zehirlettikten sonra, Muaviye oğlu Yezidin önünde ki büyük bir engel yok olmuştu. Kendisi ölmeden önce
İslam aleminin, oğlu Yezide biat etmelerini salıkvermekteydi.Yezit’de çevresinde pek sevilmeyen, zevke ve şevke düşkün, güzel kadınları zorla kendi haremine alan, uçkuru gevşek bir karekterdi. Muaviye’nin bu talebi aynı zamanda islamı kurallara da aykırıydı. Muaviye18 Nisan 680’de Şam’da ölünce oğlu Yezid, Emevilerin başı olarak tüm islam aleminin kendisine biat etmesini ve yeni Halife olarak tanımasını ister. Buna karşı gelenlerin başlarının kesilmesini emreder. Hz. Ali oğlu Hüseyin; ‘Ümmet, Yezid gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı.’ Bu kötü
gidişi yoketmek ve Ümmeti kurtarmak için yola çıkar. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, Peygamberin torunu Hüseyin’in başını kesmeye, Ehli Beyt’i yok etmeye kararlıdır. Yezid türlü hile ve düzenbazlıkla Hüseyin’i ve Ehli Beyt sülalesini hunharca Kerbela da katleder. Kerbela olayı islam dünyasında büyük bir yankı uyandırır. Zorbanın, mazlumla savaşı olarak tarihe geçer. Yezid günümüzde faşistleri simgelerken, Hüseyin haksızlığa
baş kaldıranları simgeler.

Türkler ve Islam:

Türkler Orta-Asya boylarında daha çok doğa dinlerine inanan topluluklardı. Yüzlerce yıl süren Arap saldırıları sonucu İslamı kabullenmek zorunda kaldılar. Türklerin büyük çoğunluğu İslam’ın Ehli Beyt yanını, yani Hz. Ali tarafını benimsemişlerdir. Türk İslam’ı, Orta-Asya inancı yanında, Anadolu ön kültürlerinden de etkilenerek, Alevilik oluşmuştur. Ne zaman ki Osmanlı, Arap yarım adasını işgal eder ve Halifeliği ele geçirir. Artık hoş görülü ve hakikati ilke edinen Alevilik yerine, şeratı ilke edinen ve hoş görüden yoksun katı Arap İslamı Türklere zorla dayatılır. Yavuz Sultan Selimin Mısırdan getirdiği 2000 civarında ki Ülema Anadolunun her bölgesine kadı olarak görevlendirilir ve devşirmeler aracılığı ile Sünnilik yaygınlaştırılır. Anadolu Erenleri bu gidişe karşı direnirler fakat direnenlerin başları kesilir. Yavuz Sultan Selim Anadolu da Türkler’in kökünü kurutmak için fetvalar verir. Binlerce Alevi kılıçtan geçirilir ve katli vaciptir denerek, toplu katliamlar yapılır. Çoğu devşirme Şeyhülislamlar ve Kadılar; "Bu topluluk hem kafir, hem imansiz, hem de kötülük yapici olduklarindan öldürülmeleri gerekir" der. Ibni Kemal risalesinde "Kizilbaşin malinin helal, nikahinin geçersiz" ve "Kizilbaş
ödürmenin caiz" oldugunu savunuyordu...
Bu zorbalık ve zülümden yılan Anadolu halkı ya katı islamı kabullenmek zorunda kalıyor, yada ticaret yollarının üzerinde ki şehirleri terk edip dağlık bölgelerde kendi inanç ve kültürlerini korumaya, yaşatmaya çalışıyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti:
Osmanlı İmparatorluğu hoş görülü Alevilikle yükselişe geçer ve ne gariptir ki katı Arap İslamı ile ( Sünnilikle ) çöküş ve yıkılmaya başlamıştır! Bu güne kadar kimse bu gerçeği görmek istememiş ve dile getirmemiştir. Mogol istilasından bıkan Anadolu beylikleri Alevilerin de desteklediği Osmanlı yanında toplanırlar ( 1299 ). Osmanlı kısa bir dönemde büyük bir güce ulaşır. Fatih ve Yavuz bu gücü haksız sömürgeciliğe dönüştürür ve hoş görülü birliği bozar. Hoş görüden yoksun, katı, sömürgeci anlayışlar, Osmanlı imparatorluğunu önce duraklatır sonra ise yıkılmasını beraberinde getirir. Bu büyük talihsiz gerçek Türkiye Cumhuriyeti’ne örnek olmalıdır. Cumhuriyetin en büyük hatalarından birisi - Osmanlı anlayışını devam ettiren Şeyhülislamlıktan farkı olmayan - Diyanetin kurulmasıdır. Diyanet İşleri yalnız Sünni anlayışı Anadoluya dayatarak, her köşeye camiler yaptırıp, hocalar gönderek, Osmanlı da gerçekleşmiş yıkılışı hazırlayan ihanet yuvasına dönüşmüştür. Ülkemiz de demokrasinin hayata geçirilememesinde ki en büyük engellerden biri Diyanet denen ihanet yuvasıdır. Her türlü gericiliğin beslendiği ve ülke bütçesinin tarumar edildiği, yurttaşların dinlerinin Sünnileştirildiği bu anti-demokratik kurum derhal kapatılmalıdır.Eğer laiklik ilkesi Anayasada Cumhuriyetin varlık nedeni olarak yazılıysa bu Diyanet kurumuda neyin nesidir? Devletin dini olmaz. Devlet Cumhuriyet sınırları içinde ki tüm dinlere eşit durur. Sivas da , Maraş da, Çorum ve daha bir çok yerde Aleviler katledilirken, Sünni kurum ve kuruluşlara katrilyonlar aktaran devlet zanlıdır! Yurttaşlar huzursuz, ülkemizin geleceği karanlıktır! Ve Yezit dediğimiz katiller sürüsü yeni katliam ve vahşetler için tam donanımlı hazır beklemektedirler! Devlet, bu güne kadar ihmal ettiği görevini demokratik çözümlerle yerine getirmelidir. Yoksa ikinci bir Osmanlı yenilgisi kaçınılmazdır.

Yezid’i yok et!

Mazlumların ahı yerde kalmasın / Gücün varsa yok et yezidi yok et / Yezid düzenini yıkın devrilsin / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezidin silahı sopası vardır / Eşşeği öküzü sıpası vardır / Muaviye denen babası vardır / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezid düzeninde hak hukuk yoktur / Şeytanı kandıdır hilesi çoktur / Zorbayı yok etmek mazluma haktır / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezid çok insanın içinde gezer /
Hücre hücre ürer kanını bozar / Kudurtur nefsini iştahı azar / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezidin eline bir fırsat verme / Eline dokunma yanına varma / Ölüyom desede halini sorma / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezid din diyerek dini sömürür / Bozkurt olur kemiğimiz kemirir / Eşşek gibi anır anır anırır / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Yezid bu meydanda selbest gezmesin / Fitne üreterek huzur bozmasın / Mazlum kullarına günah yazmasın / Gücün varsa yok et yezidi yok et /// Kerbelada
aktı kızıl kanımız / Sivasta yakıldı nice canımız / Şafak derki yezitledir davamız / Gücün varsa yok et yezidi yok et...


“ŞİMDİ YENİ ŞEYLER SÖYLEME ZAMANI” Mevlana

Bir yazım da ‘aydınları ışık olmayan ülkenin hali nicolur ?’ demiştim. Aydınları hiç kalmayan ülkenin hali daha da kötü olmaktadır. Çünki, karanlık güçlerin mum ışığıyla, çağı görüp, yakalayacağını sanan ahmaklar sarıyor her yanı.
“Yola çıkınca bir insan hiçten başlayarak / Yola çıkınca bir insan, elleri boş ama tertemiz / Bir insan bir dünya kurmak için yola çıkınca / İlkin kendinden başlar işe, yüreğinde ki inançtan / Çünki ordadır yaratma isteği, hızı ve gücü / Önce yüreğinde bulur kuracağı dünyayı insan” Langston Huges.
“ Özgürlük yoluna girmezsen / Bu yolda koşmazsan var gücünle / Yıkamazsan yüzünü kanında yüreğinin / Yarın avcunu yalarsın / Er dediğin kendini yok bilmedi mi / Cayır cayır yanmadımı yürek dediğin / Hadi öyleyse uğurlar olsun” Hayyam.
Evet, o dünyayı biz yüreğimiz de kurduk, beynimizin hücrelerin de, kalbimizin çarpan ritmin de taşıyoruz. Öyle tadına vardık ki özgürlüğün, eşitlik ve insan sevgisinin, hiç bir güç söküp alamaz onları bizden.
“Alemin bal şerbetinden bana ne ? İşte önümde benim ayran tasım / Ne malım mülküm var, ne azığım / Ben genede senin azığın olsun diye çalışırım / Senin başını sokacak bür yerin olsun diye, senin bir dikili ağacın / Ama özgürlüğü, kulluğa taş çatlasa satmam!” Mevlana.
Mevlana, Hayyam ve diğer bilge insanlar, tüm insanlığın cehaletten kurtulması için kafa yordular, yüreklerini aşk odun da kavurdular, ve çook güzel de şeyler söylemişler.
“Tanrı gibi gök yüzüne uzanabilseydim / Canına okurdum şu feleğin canına / Bir dünya kurardım gönlümce, yepyeni / Ey insan derdim, ey insan / Dile benden ne dilersen” Hayyam.
Erenler nede hoş ve güzel sözler söylemişler. Bizden sonra gelenlerde çok güzel sözler söyleyecekler. Yeni şeyler duymak iyide, o sözleri anlayarak, daha yeni şeyler yapmak gerekiyor.
“Bakıyorum cenneti arıyorsunuz boyuna / Kiminiz tekke de kiminiz medrese de / kiminiz manastır da kilisede kiminiz / Ödünüz kopuyor cehenneme gitmekten / Oysa hiç ekmedi yüreğine bu tohumu / Aklı başında olan” Hayyam.
“Ey haca gidenler, nereye gidiyorsunuz,nereye ? Gelin, sevgili burada / Sevgiliniz duvar duvara bitişik komşunuz; hal böyleyken siz ne diye çöller de gezersiniz! Sevgilinin görünmez yüzünü gördünüzse, hacı da sizsiniz, evde siz, ev sahibi de” Mevlana.
Anadolu müslümanları, Asya, Horasan ve Anadolu kültürleriyle, İslamın iyi yanlarını sıkı bir sentezden geçirerek kendi inançlarını oluşturmuşlar. Bu gidişat, Patişah Yavuz Selimin halifeliği elde etmesiyle sona erecektir. Şeyh Bedrettin hareketinin yenilgisi, aynı zamanda arap emperyalist mezhepçiliğinin de başlangıcıdır. Anadolu halklarına dayatılan bu gericiliğin Osmanlı Sultanlarınca da desteklenmesi, halası devlet politikası haline getirilmesi, çöküşün de başlangıcını oluşturmuştur.
“Hararet nar dadır, Sac da değildir / Keramet baştadır Tac da değildir / Her ne ararsan kendinde ara / Kudüs de Mekke de Hac da değildir” Hacı Bektaşi Veli.
Bu topraklar da hümanist bilge, erenler de yaşamış, kendi nefsi ve çıkarını ilke edinmiş zalimler, zorbalar da yaşamış. Sonuçta zobalar, zalimlikleriyle, erenlerse humanist, hoşgörülü, bilgelikleriyle anılmaktadır.
 
 
EĞİTİM ÜZERİNE (1)

Kapitalizm öncesi toplumlar da eğitim az önemsenirdi. Eğitim kuralları o toplumun örf, adet ve inanış koşulları içinde yer alırdı. Anne-baba ve tüm cemaat üyeleri, çocuklarını ‘ilahileşmiş’ eğitim kurallarını kabullenmeye zorlardı. Kural dışı davranışlar cezalandırılır; ceza, eğitimin temel metodu sayılırdı. Bu eğitim genellikle kula kulluğu öğütlerdi.
Eğitimin resmileşmesi ve zorunlu hale gelmesi sanalişmeye denk düşer. Kapitalizm, kendi üretim ilişkilerine denk düşecek, eğitim felsefesini oluşturur. Ve eski anlayışlar tali plana itilirler. Yalnız sanayileşmenin geri kaldığı ve ulaşamadığı yerlerde eski eğitim metodları varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Sanayileşmeyle, herkese parasız temel eğitim hakkı ve zorunluluğu gelmiş, fakat toplumsallık yerine, bireysellik ön plana çıkmıştır. Kapitalist eğitim insanı eğitmeyi bir amaç olarak değil, bilakis insanı kendi düzeni için bir araç yapmaya çalışmıştır. Kapitalist eğitimin amacı insan yetiştirmek değil, bilakis insanı kapitalistin hizmetinde bir araç yapmaktır. Kapitalizmin karı ve refahı için düzene uygun kafalar yetiştirmek bu eğitim anlayışının temelini oluşturur.
Kapitalist eğitim içinde negativ ırksal ve dinsel milliyetçiliğide barındırır. Irksal milliyetçilik yalnız kendi soyundan olan yurttaşların vatanseverlik duyguları ve dinsel milliyetçilik ise yalnız kendi dininden olan yurttaşların inançları aşırı şekilde kötüye kullanılmaktadır. İnsanların bir milleti ve dini olması kötü bir şey değildir. Kötü olan bu değerlerin kapitalist sistem tarafından yer yer ve zaman zaman aşırı derecede ihlal edilmesidir.
‘ Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir. Aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler, kitaplar ve afişler de bir anlamda okuldur. Amacı olmayan bir bilgi yoktur. İnsan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır. Bizi ‘yapan’ bilgileri, en önemli uğraşları mal üretmek ve satmak olan kişiler seçer. Roket satan bir insanın, okullarda roketin korkunç bir silah olarak tanıtılmasından hiç çıkarı olabilirmi? Yaşam üzerine sözüm ona daha fazla bilgiye sahip olan eğitim plancılarımız, bilgilerini bizim yararımıza uygulayamıyorlar...’ E.R.Rauter.
Görüyoruz ki Kapitalist eğitim anlayışı da içinde çok büyük ve tehlikeli yanlışları barındır- maktadır. Eğitim konusunu araştırmaya başladığımızda, asıl çağdaş ve yeni eğitim metodu nasıl olmalıdır sorusuna bir cevap bulmaya çalışacağız.
Çağdaş, yeni eğitim ilkeleri eskinin tümden reddini gerektirmez.Geçmişden de öğrenmemiz ve halen uygulamamız gereken eğitim metotları olabilir. Çağdaş pedagoji eğitimi; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanların yetiştirilmesiyle tanımlanmaktadır. Bu hürriyet yalnız bireysel kurtuluşa hizmet etmemeli, özgür kişilik tüm toplumun fikri, irfanı ve vijdanını hür ve eşit kılmalıdır. Burda bireysellik toplumsallıktan ayrı düşünülemez. Toplum bireyin, bireyde toplumun gelişmesi ve ilerlemesi önünde engel teşkil etmemelidir. Eğitim; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin herkes için var olduğunu öğretmelidir. Çağdaş pedagoji eğitimi, çocuğu -insanı- bir amaç olarak görmelidir. Eğitimin amacı, insanlıkdan haberi olmayan çocuğu insanlaştırmak olamlıdır. Eğitim kurumları, insan üreten kurumlar olmalıdır. Hümanist düşünceler edinen kişilikler, çevresini ve tüm dünyayı özgür ve eşitçe değerlendirebilmelidir. Eğitim sade ve sadece üretim için uygulanırsa, toplum için bir insan değil, fabrika yada büro için bir araç üretme anlamına gelir. Araç durumuna gelen insanı başka bir araçla değiştirmek kolaylaşmaktadır. Kapitalist eğitim -Kapitalist Ülkelerde ki Eğitim – işte bu noktada eskileşmektedir.Ve insanlık bazı üst sınıfların çıkarı uğruna kendine ve doğaya yabancılaşmaktadır. Çağdaş pedagoji eğitimi, kula kulluğu ilahlaştıran medrese anlayışına karşı olduğu kadar, insanı egoistleştiren –bencilleştiren- ve fabrikasında yalnız bir araç durumuna getiren kapitalist eğitimede karşı bir tavır alır. İnsan öğrendiklerini elbette üretim için, kendisi ve tüm insanlığın refahı için kullanacaktır. Yalnız bir avuç sermayederin rekabet hırsı uğruna tüm insanlığı bir araç gibi eğitmek, insanın kendi özüne ve yeni yüz yıla ters düşmektedir.

 
OSMANLI DA HOŞGÖRÜNÜN SONU VE GÜNÜMÜZDE DİYANET:

Orta Asya Türkleri çeşitli inançlara sahiptiler; İlkel komunal toplumlar da görülen Totemizm, Animizm, Natürizm gibi ilk inanç ögeleri yanında, Asya da yaygın Şamanizm, Mani inancı, Buddhacılık, Zerdüşlük, daha sonraları Hırıstiyanlık ve Musevilik, en son olarakta İslam dinini benimsemişlerdir. Orta Asya dan Anadolu’ya kadar devam eden ve yüz yıllarca süren bir göç süreci ve Anadolu kültürlerinin zenginliği, Türklerin inançlarını oldukça etkilemiştir. Ardı arkası kesilmeyen Arap saldırıları sonucu Türkler İslamı kabul etseler de eski inançları olan Asya dinleri ve Anadolu ön kültürleriyle etkileşmeler olmuştur.
Anadolu İslamının temeli; şeriata dayalı olmayan, hakikata dayanan, Babalar, Yeseviler, Kalenderiler, Haydariler, Hurufiler, Dervişler ve Mürşitler tarafından atılmıştır. Anadolu İslamı başlangıçta sevgiyi, hoşgörüyü, barışı, kadın erkek eşitliğini ve dostluğu ilke edinmiştir. Tamda bu yönüyle, Arap katı İslam anlayışından çok farklıdır. Çağının ünlü mutasavıflarından Ahmet Yesevi dergahında eğitim gören Hacı Bektaşi Veli Anadolu’ya barış ve dostluk düşünceleriyle gelir. Anadolu Selçuklu Sultanlarının adaletsizliğine karşı başlayan Babailer isyanında düşünsel düzeyde önemli roller oynamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu ve ilk dönemlerinde Anadolu İslamın da köklü bir şekilde var olan hoşgörü, insan sevgisi ve dostluk; Hacı Bektaşi Veli, Mevlana ve Yunus Emre nin şiir ve eserleriyle günümüze kadar taşınmış en güzel örneklerdir. İlk Osmanlı hükümranlarının, özellikle Ertuğrul Bey, Osman Gazi ve Orhan Beyin, Alevi-Bektaşi Babalarıyla çok yakın ilişkileri vardı.(1) Selçuklular Mogolların buyruğuna katılınca, Osman Gazi(1258-1326) Mogollara bağımlı olmak istemeyen Alevi-Bektaşi, Ahi Dedelerin desteğini alarak 1299 da bağımsızlığını ilan etti. Orhan Gazi (1288-1360) döneminde kurulan Yeniçeriocağı Hacı Bektaşi Velinin himayesine verildi. Orhan Gazinin oğlu 1.Murat (1326-1389) aynı ilişkileri devam ettirmiştir. Osmanlının, Anadolu Alevi-Bektaşi Türkleriyle arasının açılması  Yıldırım Beyazıt (1360-1402) döneminde başlar. Şeyh Bedreddin taraftarı Musa Çelebinin, kardeşi 1.Mehmet Çelebiye yenilmesiyle yayılan düşmanlık, Fatih ve Yavuz Sultan Selimle kan seline dönüşür. Artık Türkleri dışlayan Fatih Sultan Mehmet (1451-1481), saraya ve önemli noktalara genellikle devşirmeleri, Türk olmayanları yerleştirir. devlet sisteminde ki kozmopolitik ve yayılmacı tutum; ayrıca devletin sünni saltçılıkla başlatılan mezhepçi anlayış, Yavuz Sultan Selimle (1512-1520) doruk noktasına ulaşır. Osmanlı Patişahlarının kendi halkına yönelik bilakis Yavuzla başlattığı baskı ve şiddet politikası; ekenomik bunalımlar, ağır vergiler, yokluk, açlık ve kıtlık Anadolu insanlarını isyana, başkaldırıya zorlar. Bu İsyanlar da on binlerce Alevi-Bektaşi, Celali ve Türkmen kılıçtan geçirilir. Şah İsmailin üzerine giden Yavuz Sultan Selim Anadoluda hiç bir Türk bırakmamak için ant içer ve 40 bin Türkmenin başı kesilir.
İlk başlarda Hanefilik, Nakşibendilik Ahmet Yesevi yoluna bağlı iken zamanla Patişahların da desteğiyle sünni Arap tarikatının takipçisi olmaya başlarlar. Bu tarikatlar başlangıçta Anadoluda pek yaygın olmasa da önce Fatih daha sonra Yavuz la güçlendirilmeye, bilakis devşirmelirin yol boylarında ki şehir ve kasbalara yerleştirilmesiyle, diğer tarikatların korkarak bu tarikatı benimsemesiyle üstünlük kazanmaya başlarlar. Hoşgörü ve insan sevgisi yerini katı islamı kurallara bırakır. Fatih Sultan Mehmet İstanbulu alınca, devlet görevlerini daha dinsel kılıflara sokmaya ve daha güçlü bir devlet dini oluşturmaya soyunur ve yetkisini katı sünni kurallarıyla pekiştirmek ister. İstanbul da oluşturduğu Şeyhülislamlık makamı patişahın fetvalarını onaylayarak devlet ile din, hukuk ile şeriat özdeştirilmeye başlanır. Yavuz Sultan Selim halifelik görevini alınca, katı dini kurallar yeni görev ve kurumlarla resmileştirilmeye başlar. Hakikatı ilke edinen Anadolu İslamı, Patişahların bakısıyla şeriata yönlendirilir. Bu noktadan sonra eski hoşgörü anlayışı yerini arap kökenli katı kurallara bırakır. Patişahların her kanun için Şeyhülislamların fetvasını almayı istemeleri, bu kurumun değerini çok artırmıştır. ‘ Şeyhülislamın Osmanlı döneminde yönetim ve kültür hayatında ki etkisi 2 açıdan ele alınabilir. İlmiye sınıfının başı olarak yönetimi denetleme biçminde olmasada onu gözlemek ve yönlendirmeye çalışmak. Bunun dışında yönetimin ve Müslüman bireylerin başvurularını şeriata göre değerlendirip yanıtlamak... Bu kararları verirken askeri oteriteyi de gözetirlerdi ‘ Türk Kültür Tarihi,s129, Şerafettin Turan. Bu kurumun son fetvaları Anadoluda Kurtuluş Savaşını örgütleyen Mustaf Kemal ve arkadaşlarına karşı olmuştur. Onların birer asi oldukları, tutuklanıp öldürülmeleri istenmiştir. Osmanlı toplumunda eğitimden ekenomiye kadar artık bir çok konuda -günümüzde ki Diyanet İşlerinin ilk örneği olan- Şeyhülislamların fetvası gerkiyordu. 1876 Anayasasıyla Divan-ı Hümayın yerine meclis ve bakanlıklar oluşturuldu ve Şeyhülislamlar meclis üyesi oldular. 1867 de Danıştay (Şura yı Devlet) ve 1916 da Maarif ( milli eğitim) bakanlığı oluşunca Şeyhülislam kurumunun yetkileri azaltılmış ve 1922 lerde ise tümden yok olmuştur. Dinde çürümeyi bereberinde getiren Şeyhülislam kurumu, maalesef 3 Mart 1924 de Diyanet İşleri Bakanlığı adıyla yeniden kurulmuştur.
Bazı yönleriyle eski kalıbının aynısı olmasada, ana görevleriyle Şeyhülislamlık kurumunu yansıtan Diyanet İşleri Bakanlığı, Cumhuriyetin sırtında ki kamburlarından en önemlisidir. Ve Anadolu da HOŞGÖRÜ yü yeniden yaratmak için Türkiye Cumhuriyeti bu kamburu yeni reformlarla düzeltmek  zorundadır. Devlet artık tüm vatandaşlardan aldığı vergilerle yalnız Sünni tarikatını -Diyanet İşlerini- destekleme politikasını değiştirmelidir. Ülkemizde ki diğer inanç kurumlarını rencide eden bu yanlış politika biran önce değiştirilmek zorundadır. Devletin din için ayırdığı para dondurulmalı, her inanç kurumunun inanmış gönüllü bireyleri Cami ise Camisini, Kilise ise Klisesini, Cemevi ise Cemevini kendisi finanse etmelidir. Devletin dini olmaz, devlet her dine eşit davranmak zorundadır. Demokrasinin bu bulvarında Cumhuriyet bu sorunu çözebildiği kadarıyla, demokratik gücünü kanıtlamış olacaktır. Bu adım atılmadan demokrasi teraneleri boş laf olarak kalacaktır.
 
 
SANAT VE İNSAN
Sanatın ortaya çıkışı, insan evrim sürecinin hangi dönemine denk düşmektedir ? Bu sorunun cevabı sanat tarihi açısından çok merak edilen bir konuydu. Paleolitik Çağ dan kalma mağara resimlerinin 19 yy. sonlarına doğru bulunmasıyla, sanat araştırmacıları yeni ip uçları elde etmiş oldular. Yalnız bu resim, heykel, grafik ve uygulamalı sanat verileri gibi buluntular, ilkel toplum çağının sanat ürünlerinin hepsini kapsamadığından eksik kalmaktadır. Oysa sanatın diğer dalları, ilkel toplumun şiir sanatı, müzik ve oyun sanatı hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Sorunun cevabını verbilmek için birçok bilim dalı ortak çalışmalar yürütmektedir. Sanat ve estetik bilimi, arkeoloji bilimi, speleoglar( mağra bilimi), etnografi, lingustik bilimi, felsefe ve diğer bilim dalları verilerine göre, sanatın ortaya çıkış tarihi ve koşulları çözümlenmektedir. 19 yy’dan önce sanatsal yaratıcılığın bir tanrı vergisi olduğu savunulurdu. Bu dinsel-mistik düşünce, bilimlerin gelişmesiyle ciddiyetini kaybetmiştir. Çünkü din, sanatın oluşumunda değil, tam tersi sanat, dinin oluşumunda etkili olmuştur. Dil olmadan, şiir ve dans olmadan, dini ayinler nasıl yürütülecekti?
Sanatın kökenlerini oyun’da gören tezlerde olmuştur. Çocukların birbirleriyle çeşitli oyunlar oynaması, sanat oluşumunda etkili olmuş olabilir ama asıl belirleyen öğe oyun değildir.
Evrim teorisinin (Darwin), hayvan cinsleri arasındaki “estetiksel duygunun biyolojik tabiatı tezinin”, sanatın asıl kökünü oluşturduğu sanılsa da, bu estetiksel duygunun cinslerde (erkek-dişi) bir çekicilik yarattığı, bu çekiciliğin sanatsal şekilde karşı cinse yansıtıldığı açıklaması çok kısır kalmaktaydı. Hayvanlarda birleşme öncesi erkek ve dişi cinsin değişik türlerde ki değişik davranış şekilleri sanatla kıyaslanmamalıdır. Bu duygu sanat olarak nitelenmiş olsa bu gün hayvanlar-sanatı olmuş olacaktı.
“İnsanın sanatsal-yaratıcı faaliyetlerinin kökleri insanın biyolojik varlığında değil, toplumsal varlığında; kendi hayvansal ön tarihinde değil, kendi toplum tarihinde aranmalıdır.”(1)
İlk insanların, elleriyle ilk av aletleri yapmaya çalışmaları, ilk sanat ürünleri olamaz mı? İlk av aracının ilk sanat ürünü olduğunu varsayarsak, emek gücünün sanatta ki tarihi rolüde yadsınamaz. Emek, yalnız insanı yaratmamıştır, aynı zamanda sanatıda yaratmıştır. Av aletine şekil veren ilk insan emeği, ilk sanat eserine de imzasını atmış olmaktadır.
Sanatın en açık belirtisi, sanatın iletmeye çalıştığı ve içinde barındırdığı ‘kendine özgü sanatsal bildirimdir’. “Sanatın ortaya çıkabilmesi için , mutlaka insanoğlunun belli araçlarla iş görmesini öğrenmesi ve onların yardımıyla gözle görünür gerçekliği taşa ya da sese dökmesi, bir takım sesler türetmesi, vs. gerekmiyordu, daha çok gerçekliği sanatsal-imgesel olarak algılayabilme yeteneğini kendinde oluşturması gerekiyordu. ” (2)
“Sanatın ortaya çıkışında emeğin olağanüstü büyük önemi vardır. Sanatsal yaratım, ne tanrının bir armağanı, ne de bir doğa vergisidir; emeğin kendi sonuçlarından biridir. İmgesel bir bilincin oluşması, dünyanın sanatsal olarak özümlenişine olanak verir; emekse, bu olanağın gerçeklik haline gelmesini sağlar.” (3)
Sanat, insanı insanlaştırmıştır. İnsanın kendine olan güveni artırmış, ruhsal huzuru saglamıştır. İnsanı kollektivleştirerek, toplumsal dayanışmayı güçlendirerek, manevi destek sağlamıştır.
“Sanat eserleri meyve dolu bir ağaca benzerler. Bunları çok sallamak gerekir. İyi meyveler bu sallamaya dayanır, yere dökülmez, iyi tutmamış olanlar dayanamaz düşer.“ (4)
 
(1),(2),(3) Güzellik Bilimi Olarak Estetk ve Sanat, Moissej Kagan, çevr.: Aziz Çalışlar
(4) Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü, Seyit Kemal Karaalioğlu
 
 
AHMET KAYA POPÜLİST DEĞİL,POPÜLER BİR SANATÇIYDI !
“Yaşamak ağrısı takıldı boynuma, oysa ben türkü tadında yaşamak isterdim.” Şafak Türküsün’de
Ahmet Kaya’yı ilkkez bu sözlerle tanımışdık. O tamda türkü tadında yaşadı. ‘Zincirlere yeten gücü’ ülkesinin hasretliğine dayanamadı. Karalı haberi duyduğumuzda inanmak istemedik. Ama gerçekti. Ahmet Kaya bu evrensel gerçeğe inat her gün yanımızda ve bize; “ Geçici ayrılık benim kisi / İlk yaz çiçeğine gebeyim / Ağıtlar yakmayın adıma / Ben ölmedim, ölmeyeceğim ...” deme ye devam ediyor.
Ahmet Kaya çok zor bir dönemde sanat hayatına başladı. 12 Eylül ve faşist gericiliğe karşı, hemde zülmün ortasında, öyle her baba yiğit de olmayan bir cesaretle, Türkiye işçi sınıfını umutlandıran türkülerini dobradobur okudu. O sandıkları gibi popülist biri değildi, popüler bir sanatçı oldu.
Popülistler; halkçıyız derler. Halkı pohpohlayıp, din ve millet sömürüsü yaparlar. Onlar halkın inanç, töre, örf ve adetlerini kullanarak çıkar sağlarlar. Politika da olsun, sanatta olsun bu kepaze ler, halkçılık yapıyoruz diye göz boyarlar. Yaratıcı olmadıkları gibi, var olanıda halkın elinden alır, yer, tüketir, içini boşaltırlar. Halkı yüceltmek adına onun seviyesine iner, halk kültürünü fare gibi kemirirler. Günümüzün modern popülistleri, televole melevole türünde sanatçılar bu katagoride değerlendirilmelidirler. Düzen onların düzeni olduğundan, şöhret kapıları sonuna kadar açılır. Kendilerini sanatın kralı yada kıraliçesi sanırlar. Medya onları ilahileştirir. Boş balon gibi şişirik tirler. Halkda onlara tapar. Onlar öldümü intihar olayları gündeme gelir. Devlet töreniyle defnedilir ler.
Popüler sanatçı popülistlere karşıdır. Popüler sanatçı halkın sevdiği, saydığı ve beğendiği sanat çıdır. Popüler sanatçı halkta gördükleriyle yetinmez. Halkı ve kendi yaratıcılığını devrimci dünya görüşü bazında  bir yenilenmeye tabi tutar. Halkın, kendisinin ve sınıfın gerçekliği, onun sanatçı karakterini belirler. Yaratıcılığı, kitleler tarafından beğenildikçe popüler olur. O tüm emekçileri sınıfsal devrimci bir aşkla sevmektedir. Halka gerçekleri, doğruları anlatmayı, sanatıyla ona öncülük etmeyi, gerekirse bu uğurda kellesini ortaya koymayı sınıfsal bir görev bilir. “Devrimci yolda halkla bütünleşmeye evet, ama halk yardakçılığına, popülistliğe hayır ! “ der.
80’li yılların başıdır. Memleket işbirlikçi oligarşik burjuvazinin entrikalarıyla sarsılmakta, Yükselen devrimci dalgayı ezmek için emperyalizm 12 Eylül askeri darbesini yapmıştır. Halkın sınıfsal mücadelesi devlet teröriyle bastırılmaktadır. İlericiler, devrimciler, sendikacılar kurşunlan makta, katiller devlet tarafından defalarca kullanıldıktan sonra sır olmaktadırlar. Kimliği belirsiz cinayetler onbinlere ulaşmıştır.
Ahmet Kaya bu toz dumanda halka elini uzatıp, onun yanında olmuştur. Başlangıçta bazıları onun sanatsal stilini eleştirsede, o kitleler tarafından hemen kabul görmüş ve coşkuyla karşılanmıştır. Onun türküleri Metris’den Diyarbakır Zindanlarına, Gecekondulardan, Güven Parklara, Taksim’ den Kızılay Meydanına, emekçilerin olduğu her alana ulaşmıştır. Sürekli kendini yenilemiş, halka kendini sevdirmesini bilmiştir. Ahmet Kaya artık kitlelerin sevgilisi olmuştur. Gericiler, polis ve muhbirler onun serpilip gelişmesini, halkı bilgilendirip, cesaretlendirmesini hazmedemediklerin den, haksız yere kovuşturdular ve tutuklayarak göz dağı vermeye çalıştılar. O hep aklını kullana rak, engin ve olgun davrandı. Ve gün geldi, dayanamadı, patladı. Popüler olması devrimci sanat için bir engel olma ötesinde, bu sanatın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. O yarattığı yeni müzik stilinin öncüsü ve en değerlisi olmuştur. Ruhi Su oğluna kavuştu, biz Ahmedi kaybettik.
 
HOŞGÖRÜ

Efes’de doğan filozof Herakleitos ( M.Ö. 540 . 480 ) günümüzden 2500 yıl önce şöyle seslenmektedir;
„ Dünya da devamlı hiçbir şey yoktur. Her şey ve evren durmadan devamlı , sürekli bir akış içindedir. Bir ırmağa iki kere girilmez. Her şey değişir, yalnız değişme kanunu değişmez.“ Herakleitos diyalektik düşüncenin ilklerindendir. Ona göre, „Evrende en büyük kanun harekettir, değişimdir ve evrenin başlıca  maddesi ateştir. „ Herakleitos bu görüşlerini Erbakan’a bırakalım 2500 yıl öncesini aha bu gün söylese ne olurdu ? Nemi olurdu ? Tanrı tanımaz, bir şeytan. Zavallı  Herakleitos’ un başına gelmedik şeyler kalmazdı ! Katli vaciptir fermanı çıkarılır yada F tipi hücreler sonsuza dek kalacağı son mekanı olurdu. Herakleitos’un şansı var, önce yaşamış, önce ölmüş ve bizim yobazların eline düşmemiş.
Anadolu’da düşünce binlerce yıl önce bu kadar ileri düzeydeydi. Herakleitosda ki bu akıl netliği ve zeka kaynağı nerden kaynaklanıyordu ? Elbette bu zeka Erbakan Hocanın terli elini öpmek yada siyasi çıkar için üç beş masumun arasında namaz kılmakla da oluşmadı. Efesli bu dahi milletvekili olsa ve,
 „ Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz! „ deseydi, diyalektik düşüncenin babası Herakleitos’a Fazilet Partililer bu günlerde nasıl davranırlardı ? Bukez bu Efes’li filozofun elini öper, tereyağlı-gülyağlı dualar ederlerdi. Sanırsam böyle güçlü bir filozof elini kimseye öptürmezdi. El öpmek ve öptürmek artık aptalların işidir ! Ah şu adaletsizlik, haksızlık !
Refahlılar, yıllar önce DEP milletvekillerine yapılan adaletsizliği nasıl alkışlamışlardı ? Erbakan Hoca oyların kokusunu alarak ellerini okşamamışmıydı ? Bu adaletsizlik önlensin diye bir lafmı yaptılar ? Ne gezer, asla! Yoksa haksızlık korosuna katılıp, vatan-millet-refahmı diyorlardı ?
“Gülme dostuna, gelir başına!” derlerya, ben Refahlıların, DEP’lilere güldüğü gibi gülmek istemem. Ülkemizde bir parti kapatmanın bu kadar kolay olması beni kaygılandırmaktadır.
Bu sistem 1982 anayasasıyla artık kendi kendini yiyen bir canavara dönüşmüştür. Bu birinci nokta, ikincisi Selameti, Refahı ve Fazileti hangi sistem yaratmıştı ? Yine aynı sistem. „ Tanrım, senin evine bağlılık yedi beni!“ Bu söz 16’cı yy da yaşamış Tomas More’nin Ütopyasından aktarıldı. Ülkemizde ki gelişmelere baktıkça ben böyle kitaplarımı tozlanmış rafından alır tekrar okurum. Ütopya adı üstünde hayalde yaratılmış bir ülkedir. Orda temel ilke hoşgörüdür. İnsanlar arasında hoşgörünün hakim kılındığı bu Ütopya ülkesinde; ne fakirlik, ne zenginlik, ne adaletsizlik, ne baskı kurmak, ne dalkavukçuluk, ne çıkarcılık, ne yağcılık, ne tembellik, ne hırsızlık, ne rüşvetçilik, ne fırsatçılık, ne üç kağıtçılık, ne yobazlık, ne ırkçılk vs. yokedilmiş, insanlar eşit ve fikri hür, hatta çeşitli dinler hoşgörüyle birlikte yaşamaktadırlar. Kimi güneşe tapar, kimi aya, kimi tek tanrıya, kimi çok tanrıya… Bu dinler bir arada kendilerine eleştiriler yaparlar, fakat birbirlerini asla aşşağılamaz, küçük görmezler. Bir gün bir Ütopyalı Hırıstiyan olur ve duygularına kapılarak, İsa’nın dinini övmeye başlar; bu işte öyle azıtır ki, sadece kendi dinini üstün tutmakla kalmaz, diğer dinlerin hepsini kötüler, onlara zındık der, cehennemlik der. Adam yakalanır ve cezalandırılır. Çünkü burda kimse dininden dolayı kötülenemez! Ütopyalılar hoşgörüye zarar veren düşünce ve davranışa hoşgörülü davranmamışlar. Orda dinsizlik suç sayılmaz, herhangi bir dini aşşağılamak, büyük suçtur. Hoşgörü Anadolu’da tarihi bir gelenektir. Baskıcı ve hoşgörüsüz Sultanlar bu geleneği yok edememişler; Ahmet Yesevi’den, Yunus Emre’ye, Hacı Bektaşi Veli’den, Mevlana’ya, Şeyh Bedreddin’den, Pir Sultan Abdal’a ve günümüze kadar yaşatılan bu gelenek, kötü sistemin ürettiği yobazlar tarafından tehdit edilmektedir.
Din, siyasete alet edilmemelidir. Bunu yapanlar cezalandırılmalıdır. Türkiye de devlet ve bazı kesimler bu hatayı yapmaktadırlar. Bunun faturası çok pahalıya mal olmaktadır. En son Sivas’da Alevi canların yobazlar tarafından, devlet güçlerinin gözü önünde (!) katledilmeleri şu gerçeği kanıtlamıştır; Türkiye de hoşgörü mantığı ön plana çıkarılarak, dinsel reformlar biran önce yapılmak zorundadır
 
YENİLİKÇİ

Kavramlar ve terimler siyasi ve ekenomik çıkarlar için kullanıldıkça, dilde ve ifade de oluşan kasti yanlışlıklar toplum bilincini altüst etmekte, manüpülasyonlara neden olmaktadır. Dil, kendi özüne yabancılaşırken, siyaset cambazları halkı kirli amaçlarına alet edebilmenin yenilikleriyle uğraşmak tadırlar. “Yeni”, ne anlama gelmektedir ? Yeni demek en son edinilen, ilkkez bilinen, o zamana kadar ilk kez varolma durumudur. Yeni olan, önceden bilinmeyen, tanınmayandır ve ilk kez karşılaşılan bir durum, bir olgu yada bir olaydır. “Yenilik”, eski değil, yeni olma durumudur. Eskiyi, o an ilk olanla, en son olanla değiştirmek yenilik yapmaktır. Felsefi anlamda yenilik, sürekli hareket halinde bulunan bir maddenin nicel veya nitel başka bir maddeye dönüşmesidir. Maddenin dönüşümü diyalektik bir süreçten geçer ve bu süreci biz doğa olayı olarakta niteleye biliriz. Suyun yüz derce kaynamasıyla buhar haline dönüşmesi, bir kaç gün bir bardakta kalan sudan canlı kurtçukların oluşması vs. Bu anlam da yeniliğin oluşabilmesi diyalektiğin ön koşulu olan yer ve zaman, zıtların çarpışması, bu çarpışmanın sonucu oluşan eskinin yıkılışı ve yeninin doğuşudur. Yenilik bir devrimdir. Eski yok olur, yerine yenisi gelir. Toplumların tarihini irdeleyen tarihsel materyalizm ekenomik alt yapıda ki değişimin yeni bir topluma neden olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır. Sanayileşmeyle oluşan kapitalizm, eski toplumun –feodalizmin- yıkıl masını beraberinde getirmiştir. Hareket sonucu oluşan her değişim bir devrimi ifade etmez. Bir konuda, bir sorunda biraz değişiklikler yapılması  reform olarak nitelenir. Reform, bir şeyi daha iyi bir duruma getirmek, yıkıp-yoketmeden değiştirmektir. Devrim niteliksel bir değişimken, reform niceliksel, yüzey sel bir değişimdir. Eğitim’de reform, Politika’da reform, Anayasal reform, Dinsel reform vs. duyup, işittiğimiz kelimelerdir. Son üç yüz yıldır bu kavramlar üzerine tartışmalar yapılmış ve insanlık açısın dan çok büyük değişimlerde olmuştur. Orta Çağ’da toplumlar, Kral’lar ve Klise’nin eğemenliği altında inilerken, Reformasyon’lar ve Aydınlanma Dönemi, Avrupa toplumunu çok yönde değiştirmiş ve iler letmiştir. Din ve devlet işleri laiklik prensibi ile birbirinden ayrılmıştır. Devletin dine ve dininde devlete müdahelesi önlenmiştir. Bu prensip daha sonraları hakim sınıfların bir takım çıkarları sonucu aksatılsa ve yeniden düzenlense de ilke olarak doğruluğu ispatlanmıştır. Osmanlı imparatorluğunun yıkılış nedenlerinden bir taneside dinde reformasyon yapamayışı, yeni çağı dinsel gericiliğin etkisiyle yanlış yorumlamasındandır. Dinsel yobazlık, bilim ve teknikte ki ilerlemeyi hiçe sayarak, yenilenmeyi monarşik baskısı altında bastırmış, toplumun gelişme ve ilerlemesini durdur muş, insanlık aleminin Anadolu’dan doğacak güneşle aydınlanmasını engellemiştir. Avrupa’da dinde Reformasyon ve Rönesans aydınlanması söz konusu değilken, Anadolu’da ki Şeyh Bedreddin hareketi felsefi anlamda dünyada o dönemin en devrimci görüşüdür. İlmin ve bilimin düşmanı Osmanlı kendi elinde ki fırsatı değerlendirmediği gibi, kendi bilginlerini kendi eliyle idam etmiştir. Cumhuriyet’le laiklik ilkesi anayasal düzenin temeli olarak lanse edilse de, Osmanlı’dan kalma terslik pek fazla niteliksel değişiklik yapamamış ve çok kültürlü Anadolu’ya tek din ve tek ırk -faşist- dayat ması devlet zoruyla kabullendirilmeye çalışılmıştır. Sonucu bu günlerde hepimiz birlikte yaşamaktayız. Ülkemiz, Osmanlı’nın kapütülasyonlar dönemini yaşarken, küreselleşen çağın hasta adamı yine biziz. Irkçı ve dinci yönetimler, dini ve ırkçılığı karanlık çıkarları için kullanarak, ülkemizi korkunç uçurumla ra sürüklemişlerdir. Devlet, ‘Diyanet İşleri Kurumuyla’ taraf tutmuş, laiklik ihlal edilmiştir. Yobazlar dinci, ırkçılar faşitst partiler kurarak bugün ki ekenomik, toplumsal ve siyasal çöküşü hazırlamışlardır. Parti plakası değiştirmekte ustalaşan karanlık güçler biz ‘YENİLİKÇİYİZ’ diye daha gerici emeller beslemekteler. Diyanet İşleri Kurumu kapatılıp, çağımıza yaraşan, çağdaş yeni dönüşümler yapılmadık ça, dinsel özgürlük çağdaş laik anlayışı ilkesiyle ( her yurttaş, yalnız kendi dinini finanse edebilir, etmeyebilir ) baştan düzenlenmedikçe, bu ülke sömürgecilerin, hainlerin ülkesi olmaktan kurtulamaz. Eğer böyle giderse, günlük gazetelerde boy boy lanse edilen ‘YOBAZLAR’, bir çıkış yolu arayan masum yurttaşlara ‘YENİ’ diye daha çok yutturulur.
yukari


 
 

 

Resimi tıkla türkü dinle

Kızıldere Destanı