Die türkische Realität

Hamburg Türküsü nü Sadık Gürbüz okuyor

Bir Mayis 2008

Bu Kervan

Hüseyin Güneş Unutamadım’ı okudu

Kücük Cocuk

Demokrasiye Dogru

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Kaldırılsın

TÜRKÜ SÖZLERİ

YAZIYORUM

 TAHMIN EDIYORMUSUN                    Firavun karşısın da bir Musa olmasaydı           Ne olurdu bu dünya tahmin ediyormusun        Yezidin karşısın da bir Ali olmasaydı           Ne olurdu bu dünya tahmin ediyormusun

KADINLARIN TÜRKÜSÜ
Susmamız oturmamız
Herşeye boyun eğmemiz
Hayatı şeyretmemiz
İstendi ancak bizden     DEVAMI

BENIMDE KITABIM AKILDIR AKIL
Sizin kitabınız incil kuransa
Benim de kitabım akıldır akıl
Sizin görünmedik tanrınız varsa
Benimde allahım akıldır akıl

BU DÜZENİN YOBAZLARI
Kadınları kapatırlar
Bu düzenin yobazları
Türbanı bir hak sanırlar
Bu düzenin yobazları

 YILDIZLAR DÖKÜLDÜ        Yıldızlar döküldü yere
Gidipte toplayamadım
Ellerime alıp öyle
Alıpta okşayamadım
Sarı yıldız sola düştü
Mavi yıldız göle düştü
Kimi halden hale düştü
Kimi gurbet ele düştü

YENİLİKÇİ R.T.E Yeni demek en son edinilen, ilkkez bilinen, o zamana kadar ilk kez varolma durumudur. Yeni olan, önceden bilinmeyen, tanınmayandır ve ilk kez               karşı laşılan  bir durum, bir olgu yada bir olaydır. “Yenilik”, eski değil, yeni olma durumudur. Eskiyi, o an ilk olanla, en son olanla değiştirmek yenilik yapmaktır...    Eğer böyle giderse, günlük gazetelerde boy boy lanse edilen ‘YOBAZLAR’, bir çıkış yolu arayan masum yurttaşlara ‘YENİ’ diye daha çok yutturulur. DEVAMI

INSANLIK KADERINI YENEBILSE

   31 EKİM REFORMASYON GÜNÜDÜR! Bir şeyi iki şekilde değiştirebiliriz. Birincisi devirerek, tümsel değişime uğratarak. İkincisi reforme yaparak, yani eskiyi tümden yok etmek yerine, birtakım yenilikler getirerek, yeniden düzenleyerek, değiştirmek. Tümsel değiştirme, niteliksel bir karekter taşır ve devrimle sonuçlanır. İkinci şekildeki yok etmeden değiştirme, niceliksel bir karekter taşır ve reformu oluşturur. Reformasyon, dinin sınırlarının Avrupa da yeniden çizilmesini anlatmaktadır. 16 yy’da Vatikan önderliğinde ki Katolik Klise’si tarihin en çirkin ve barbar dönemini yaşamaktaydı.Yaziyorum

KADIN SORUNU Kadın sorunu özünde tüm insanlığın sorunudur. Her insanı ilgilendiren böyle bir konuyu daha derinlemesine ve çeşitli boyutlarıyla incelemek gerekir. Bende elimden geldiğince bu konuda bildiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. İnsanlığın yaradılışı üzerine bu güne kadar iki farklı görüş çekişmektedir. Birincisi dini ( idealist ) görüş, ikincisi ise bilimsel olan materyalist görüştür. Dini görüşe göre tanrı evreni ve tüm canlıları tek başına yaratmıştır. İnsanlık Adem ile Hava’dan çoğaldılar denir. Bilimsel görüş ise yaradılışı akılcıl yoldan, yani bilimsel ( materyalist ) yoldan açıklar. Aydınlık çağı ile başlayan yeni buluş ve icatlar, dini görüşe büyük darbe vurmuşlar ve de  Yaziyorum

EĞİTİM ÜZERİNE (1)
Kapitalizm öncesi toplumlar da eğitim az önemsenirdi. Eğitim kuralları o toplumun örf, adet ve inanış koşulları içinde yer alırdı. Anne-baba ve tüm cemaat üyeleri, çocuklarını ‘ilahileşmiş’ eğitim kurallarını kabullenmeye zorlardı. Kural dışı davranışlar cezalandırılır; ceza, eğitimin temel metodu sayılırdı. Bu eğitim genellikle kula kulluğu öğütlerdi.Eğitimin resmileşmesi ve zorunlu hale gelmesi sanalişmeye denk düşer.

 EVREN, DÜNYA VE  İNSAN
Sonsuz, ucu bucağı belli olmayan bir boşluk değil mi bu evren? Başı nerde, sonu nerde? Nerden gelir, nere gider? Yanıtı olmayan sorular, aklın labirentlerinde duvardan duvara çarparlar. Kimi sorular yanıtını bulunca, aklımız tan eder. Evrenin geçmişi ve geleceği insan beynini daha çok hırpalayacak, oyalayacaktır. Ki beyin hümanist bilincin yolunda ilerlerse, aradığı yanıtlarıda bir bir elde edebilecektir.

Yeniden kardeşleşmeyi sağlamalıyız ! - Av. Ender Büyükçulha – Halkevleri Genel Sekreteri

İslam aristokrasisine ve şeriat düzenine karşı ilk halk isyanları Faik Bulut

BU HAFTANIN YAZISI...... BU HAFTANIN YAZISI

                     “İyi, Doğru, Güzel” Hakkında…
İsmail Beşikçi
 
Türk düşünce tarihi üzerinde çalışan profesörler, Türk düşüncesinin yaratıcı olmadığını, kısır olduğunu, Türkiye’de, dinamik, etkili, eleştirel bir düşün hayatının yaşam bulmadığını dile getirmektedirler. Profesör Hilmi Ziya Ülken, profesör Şerif Mardin, profesör Kurtuluş Kayalı, çeşitli yazılarında, kitaplarında, Türk düşün hayatının bu yönüne dikkat çekmektedirler. Fakat bu profesörler, Türk düşün hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlardan, resmi ideoloji kurumundan, resmi ideolojinin düşün hayatı üzerindeki bilim hayatı ve sanat hayatı üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkisinden hiç söz etmemektedirler. Hilmi Ziya Ülken, Şerif Mardin, Kurtuluş Kayalı gibi profesörlerin kitaplarının ve yazılarının hiç birinde, resmi ideoloji kurumunun varlığına, resmi ideolojiyi eleştiren düşünceler üzerindeki idari ve cezai yaptırımlara dikkat çekmemişlerdir. Sanki böyle bir kurum yok, her nasılsa, Türkiye’de, dinamik, etkili, eleştirel bir düşün hayatı gelişememiş… Halbuki, düşün hayatındaki kısırlığın düşün hayatının çoraklaşmasının, çölleşmesinin, beyinlerdeki kötürümleşmenin temel nedeni, birinci plandaki görevi düşün hayatının denetlemek, belirlemek ve yönlendirmek olan, resmi ideoloji gibi bir kurumun varlığıdır, muhalif düşünceye, eleştirel düşünmeye karşı getirilen idari ve cezai yaptırımlardır.

Düşünce Tarihi üzerinde çalışan, Felsefe profesörü Afşar Timuçin’in ise, çeşitli yazılarında, Türk düşün hayatı üzerinde denetleyici bir işlevi olan resmi ideoloji kurumuna, idari ve cezai yaptırımlara dikkat çektiğini not etmek gerekir. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. İdari ve cezai yaptırımlarla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Emredici bir ideolojidir. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji siyasal sistemi belirleyen ve yönlendiren bir kurumdur.

Profesör Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözümleme Derneği yöneticisi, gazeteci Ruşen Çakır’la, ‘mahalle baskısı’ kavramına açıklık getirdiği, “Ne demek istedim?”

başlıklı bir programa katıldı. Burada söylenenler, 25 Mayıs 2008 tarihli Radikal gazetesinde yayımlandı. (s.9)

Profesör Şerif Mardin, Osmanlı toplumundaki ve Cumhuriyet’deki imamla, Cumhuriyet’deki öğretmeni karşılaştırırken şöyle diyor: “Cumhuriyet’de, ‘iyi,doğru, güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce yok. Bizim Cumhuriyet öğretimizde, ‘iyi, doğru ve güzel’i derinliğine araştırma yok.”

Şerif Mardin’in bu değerlendirmelerini, Kürt sorunu açısından irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, ‘iyi,doğru, güzel’ gibi değerlerin, bu değerlerle, tutumlarla ilgili kuralların topluma nasıl aktarıldığına bakmak gerekir, kanısındayım. Bu değerleri, bu tutumları en iyi aktaran kurum başta ailedir. Aileden sonra da okuldur. Arkadaş grupları ve medya bu değerlerin, tutumların aktarılmasında büyük rol oynar. Toplumsallaşma veya sosyalizasyon denilen süreç, bireylere, toplumsal değerlerin ve kuralların aktarılması, ‘iyi, doğru, güzel’in öğretilmesidir. Bunun çocukluktan itibaren başlayan bir süreç olduğu da bilinmektedir. Kürt sorunu bağlamında, sürecin nasıl işlediği şu şekilde belirtilebilir.

Bir Kürt ailesi düşünelim: Çocuk, okula başlayıncaya kadar Kürtçe konuşmaktadır. Aile bireyleri, evde, ahırda, tarlada, çarşıda, pazarda, günlük ilişkiler ağında, birbirleriyle Kürtçe konuşmaktadır. Çocuk, anasıyla, babasıyla, ağabeyleriyle, ablalarıyla, ebeveynleriyle, her ortamda, Kürtçe konuşmaktadır. Çocuk, sokakta, dağda, otlakta, arkadaşlarıyla Kürtçe konuşmaktadır. Sokakta oyun dili Kürtçe’dir. Çocuk, okula gelinceye kadar, evde, sokakta, her yerde, Kürtçe konuşmaktadır. Etrafındakilerin Kürtçe konuştuğunu fark etmektedir. Kürtçe artık çocuk için çok önemli bir değerdir. Bu doğul ilişkileri, bu doğal durumu yaşayan çocuk, okula kaydedildiği, okula başladığı günden itibaren çok büyük sarsıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Okulda, çocuğun konuştuğu dil, anadil yasaklanmaktadır. Öğretmenleri tarafından, bu dilin ilkel olduğu, konuşulmaması gerektiği, unutulması gerektiği söylenmektedir. Çocuğa, okulda, başka bir dil, empoze edilmektedir Bütün bunlar, dayak eşliğinde, sopa eşliğinde, aşağılamalı, horlamalı bir süreçte gerçekleştirilmektedir. Kürtçe’yi, anadili yasaklama, çocuğu, anadan, aileden koparmanın bir yolu olarak da değerlendirilebilir. Zira, doktorlar, bebeğin, ana karnından itibaren ana sesini algıladığını, ayırt ettiğini belirtmektedir. Okuldaysa, bu ses boğulmaya çalışılmaktadır. Bu sürecin, çocukta büyük bir travma yaratacağı kuşkusuzdur. Evde, ailede, köyde, mahallede, büyük bir değer olan Kürtçe, okulda aşağılanmaktadır, horlanmaktadır,yasaklanmaktadır. Köylerinin, dağlarının isimleri değiştirilmiştir. Kütçe isimleri söylemek yasaktır, ceza gerektirir. Bu süreçte, ‘iyi, doğru, güzel’ bir durum var mıdır? Kürt çocuklarına, okulda, her sabah,. “ Türküm, doğruyum, çalışkanım…Varlığım, Türk varlığına armağan olsun” şeklinde ulusal ant içirilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.

İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, varlık-yokluk felsefi kavramlardır. Etikin kavramlarıdır. Doğru-yanlış, aynı zamanda bilimin de kavramıdır. Bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır. İleri sürülen bir önerme, olgular tarafından doğrulanıyorsa, doğru demektir. Olguların ileri sürülen önermeyi yanlışlaması da bilimsel bir çabadır. Olgulara dayanmayan, kaynağını olgulardan almayan bir önerme bilimsel değildir. Kürt çocuklarına, her gün, her sabah, “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye ant içirtmek etik bakımdan doğru olmadığı gibi bilimsel bakamdan da doğru değildir. Kürt anadan ve Kürt babadan doğan bir çocuk, nasıl Türk oluyor? Ve bu çocuk, bedensel ve ruhsal varlığını neden

Türklük için armağan ediyor? İdari ve cezai yaptırımlarla, bunların yaşama geçirtilmesi iyi midir, doğru mudur, güzel midir? Başkalarına şiddet uygulayarak belirli bir görüşün benimsetilmesini sağlamak, yine, ’iyi, doğru, güzel’ açısından değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Burada, ‘iyi, doğru, güzel’ le ilgili değerlerin akla dayanılarak değil, resmi ideolojinin kabulleri ve buyrukları dikkate alınarak üretildiğini not etmek de gerekir.

Profesör Şerif Mardin, Batı’da, insanların, kurumların, ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında binlerce sayfalık tartışmalar yaptıklarını söylüyor. Tartışmaların, bu değerlerin yerleşmesinde çok büyük rol oynadığı vurgulanmaktadır. Türkiye’de, düşün yasaklarından dolayı, düşün, bilim ve sanat hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlardan dolayı, böyle bir tartışma mümkün müdür? Düşün yasaklarının kurumlaştığı bir toplumda, düşün yasaklarının, siyasal sistemi belirlediği ve yönlendirdiği bir toplumda, düşüncenin özgürce gelişmesi, dinamik bir düşün, bilim ve sanat hayatının olması, mümkün müdür? Bütün bu ilişkiler, ceza tehditleri çok açıktır. Fakat, Cumhuriyet’de, ‘iyi, doğru ve güzel’ konusunda derine giden tartışmalar olmadı derken, düşün yasaklarına, düşün, bilim ve sanat hayatı üzerindeki idari ve cezai yaptırımlara dikkat çekmemek ise, şaşırtıcı bir tutumdur.

Türk üniversitesinin, düşün özgürlüğü diye bir sorunun yoktur. Düşün özgürlüğünün kurumlaşması, üniversite tarafından talep edilen bir konu değildir. Üniversite, resmi ideolojinin direktiflerine, en rahat ve kolay bir şekilde, en sıkı bir şekilde uyan kurumların başında yer almaktadır. Halbuki, düşün özgürlüğü olmadan bilimin üretilmesi mümkün değildir. “Düşün özgürlüğünde çeşitli nedenlerden dolayı kısıtlama olabilir ama bilim özgürlüğü sınırsızdır” anlayışı doğru değildir. Eğer düşünce üzerinde bir kısıtlama varsa, bu kısıtlamaların bilimsele çalışmaları engellememesi mümkün değildir. Düşün özgürlüğü bilimin temel koşuludur. Sınırsız bir düşün özgürlüğü olmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değildir. Düşün özgürlüğü aynı zamanda, demokrasinin de temel koşuludur. Türkiye’de düşün özgürlüğünün bilincine varan üniversite değildir, insan hakları savunucularıdır, insan hakları kurumlarıdır. Bu kişiler ve kurumlar, yani, idari ve cezai yaptırımlardan dolayı canı yanan kişiler, kurumlar, zaman zaman, düşün özgürlüğüyle ilgili konferanslar, paneller, sempozyumlar düzenlemektedir.

Kürt sorunun dikkate alındığı zaman, bir konuya daha işaret etmek gerekir. Kürt sorunu açısından, imamla öğretmen arasında ciddi bir fark yoktur. İmam da resmi ideolojiyi aynen benimsemiştir. Veya resmi ideoloji imama da benimsetilmiştir. İmam da resmi ideoloji çerçevesinde görev yapmaktadır. Bu bakımdan Kürtlerde, imam karşısında öğretmenin kaybetmesi gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Kürt medreselerinden yetişen imamlar, (meleler) için bu hükme varmak şüphesiz doğru değildir. Ama, İmam-Hatip Okulu çıkışlı imamlar için durum budur. 1960’ların ortalarından itibaren ise, imamlarda aranan temel özelliğin, İmam-Hatip çıkışlı olmalarıdır. Bu tarihlerden itibaren, artık, Kürt medreselerinden yetişen imamlara (melelere) devlet katında, görev verilmediği bilinmektedir.

İsmail Beşikçi

17 Haziran 2008 Salı

YILLAR GEÇİYOR NE ÖZÜR DİLEYEN VAR, NE DE YÜZÜ KIZARAN
 

MADIMAK ANISINA: İKİ TARİH, TERTİPLİ İKİ  ‘TAHRİK,’  İKİ YARA VE TARİHSEL YÜZLEŞME
 
Turan Eser, Araştırmacı - Yazar
 
·  6 EYLÜL 1955 VE  2 TEMMUZ 1993
·  6-7 Eylül 1955 “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı”
·  2 Temmuz 1993 “Gün Müslümanlığın gereğini yerine getirme günüdür”
·  Her iki katliamdaki 'tahrikçi' Aziz Nesin'miş!
 
Burada ‘tahrik’ mazeretlerinin tarihsel ‘tesadüflerden’ ibaret olmadığını, 6-7 Eylül olaylarında, Çorum, Maraş, Gazi ve Madımak Katliamı’nda gördük ve yaşadık. Asırlardı bu topraklarda, ‘Tahrik’ ile etnik ve dini temelli ‘milli galeyan’ların haklılığını izah eden ve bu izah biçimlerinde yaşanan zorlamalara tanıklık ettik. ‘Tahrik’ mazeretiyle izah edilen tüm bu olay ve katliamlar ortak özellikleri olan bir katliam mühendisliği ve tertiptir. Yani kendiliğinden değil, organize bir faaliyettir. Yani 6-7 Eylül 1955 olaylarından 2 Temmuz 1993 Katliamı’nda, Aziz Nesin ve Madımak Katliamı’nda öldürülen Asım Bezirci üzerinden nasıl bir tahrik politikasının sürdürüldüğünü göstermeye çalışacağım.
 
6 EYLÜL 1955
6-7 Eylül Olayları 1955 yılında  basına “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı” olarak taşındı.  ‘Tahrik edici’  bu haber üzerine 6 Eylül akşamı başlayıp ve 9 saat süren olaylar sonucu İstanbul’da 16 Rum ve 3 Ermeni vatandaşı hayatını kaybetti, 32 Rum da ağır yaralandı. 4.348 Rum’a ait işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve İstanbul’daki 74 kiliseden, 70’i yakıldı, yıkıldı. Mezarlıklar ile 1000'in üzerinde Rumlara ait ev tahrip edildi. Gerekçe belliydi; tahrik! Evet devletin temsilcileri olayın adını “Komünist tahriki” olarak koydular.
 
Dönemin sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz, tutuklanan solcular için “İstanbul’u yaktıran o heriflerdir. Hepsine müstahak oldukları cezayı verdireceğim. 10-15’ini sallandıracağım, geri kalanını da 25’er, 30’ar yılla zindanda çürüteceğim” diyerek,  bu olaylarda “komünistler dışında” adres gösterilmeyeceği tehdidini duyurmak zorunda kaldı.
Yani bu olaylarda ‘solcu parmağı’ görüşü resmiyet kazanması gerekiyordu. Bu bir psikolojik ve toplumsal tahrik mühendislik projesiydi. Uluslar arası medyanın bu olaylara yoğun ilgisi sonucu, tutuklananlar üzerinde şüphe zayıflamaya başlamıştı.  
 
Tahrikçiler kim mi? Oda belliydi. Devletin temsilcileri onlarında adını duyurdu;  Aziz Nesin, Asım Bezirci ve Tahir Kemal gibi elli civarında solcu aydın! Devletin temsilcileri bu kişileri ‘tahrikçi’ ve ‘sorumlu’ olarak tutukladı.
 
Tesadüf buya, 2 Temmuz 1993 katliamına neden olarak gösterilen ‘baş tahrikçi Aziz Nesin’ 1955 yılındaki bu vahşi saldırılarda da Kemal Tahir gibi  47 solcu aydın  arkadaşıyla  ‘tahrikçi’ ve ‘tertipçi’ olarak tutuklandı. Bu tutuklamanın en ilginç yanı ise ‘suçlular listesi’nde olaylar öncesinden ölmüş ve o dönem halen askerde hizmet verenlerde vardı!
 
6-7 olayları nedeniyle tutuklanan aydınlar için, Askeri Mahkemenin 25.11.1955 tarihli kararında şöyle yazıyor: “6/7 Eylül 1955 hadiselerinde tahrik, teşvik ve iştirakten sanık 47 tutuklu hakkında, tutukluluklarının devamına karar verildiğinin kendilerine tebliği.…” Sonuçta ‘tahrik ve teşvikten’ dolayı,  Aziz Nesin, Asım Bezirci ve arkadaşları 5 ayı hücrede olmak üzere toplam 9 ay cezaevinde kaldılar. O nedenle Aziz Nesin, “ipten döndük” demişti.
 
Fakat ötekileştirmeye dayalı ideolojik inat durmak bilmiyordu. 38 yıl sonra Madımak Katliamı’nda Asım Bezirci’yi yakarak öldürürken, Aziz Nesin’i ise öldürememiş ama yaralı kurtulmasını engelleyememişti.
1955 ve 1993 kardeşlik bağlarının kopartılmaya çalışıldığı tarihlerdir.
Oysa bu olayın hükümet eliyle yapılan eylem ve tahrik olması ancak 50 yıl sonra, yani 2005 yılında ortaya çıktı. O nedenle 27 Mayıs Yassıada Mahkemeleri, DP yöneticilerini, 6-7 Eylül Olaylarını organize etmekten dolayı suçlu buldu. Daha sonra mahkeme ifadelerinde Oktay Engin’in MİT adına çalıştığı ifade edildi. Basına yansıyan haberlere göre 6 - 7 Eylül Olayları öncesinde, Selanik'te Atatürk’ün evini bombalayan MİT ajanı Oktay Engin olarak ifade edildi. Daha sonra mükafat olarak, İç işleri Bakanlığı’nda görev aldı ve daha sonra Nevşehir’e Vali oldu. Çünkü devlet için ‘kurşun atan kahramandı.’ Yani 6-7 Eylül olaylarında ‘Komünist tahriki’ yoktu. ‘Hükümet tahriki’ ile Gayri Müslim yurttaşlara yönelik yaratılan ‘milli galeyan’ vardı. Yıl 2008 halen özür dileyen devlet yetkilisi ortaya çıkmadı.
 
2 TEMMUZ 19932 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta kökten dinci örgütler, Aziz Nesin’in ve Pir Sultan Abdal etkinliklerine gelenlerin cezalandırılması için tahrik haberlerini yaymaya başladı. Bildiriler yayınlandı ve camilerde dağıtıldı. Bildiride “gün Müslümanlığın gereğini yerine getirme günüdür” denilerek, “Aziz Nesin ve şeytana dost olan bu insanların öldürülmesi” emri veriliyordu.  “Şeriat gelecek zulüm bitecek” ve “Sivas Aziz’e mezar olacak” sloganları eşliğinde Madımak Katliamı için düğmeye basıldı.  
Tüm bu ‘tahrik’ haberleri ile Sivas’ta dini temelli bir ‘milli galeyan’ yaratma çalışmaları günler önce başlatıldı. Katliam öncesi yerel gazetelerdeki bu tahrikler, devletin savcısı için bir suç gerekçesi sayılmadı. Katliam öncesi, katliam geliyorum diyordu. Hükümet ve devletin güvenlik kurumları sadece süreci seyretmekle geçirdi. Katliam günü dini temelli ‘milli galeyan’ yaratıldı. Madımak Oteli ateşe verildi ve 9 saat boyunca  otel içinde bulunan aydın, sanatçı, Pir Sultan gençleri ve 2 otel çalışanı dahil 35 insan, devletin güvenlik görevlileri, mülkü amirleri, yerel yöneticileri, cumhurbaşkanının, başbakanının, yani devletin gözü önünde vahşice katledildi.
 
Madımak Katliamı’nda, devlet tarafından 6 Eylül 1955 olaylarının ‘faili’ ve ‘tahrikçisi’ olarak gösterilen Aziz Nesin yaralı kurtulurken, Asım Bezirci vahşice öldürüldü. Yüzlerce insan yaralandı ve Sivas’ın üzerini kara bir duman kapladı. Gerekçe belliydi; Tahrik! Suç “Aziz Nesin’nin tahrik edici konuşması”ymış! Asıl suçlular ve tahrikçiler halen serbest ve yargı önünde hesap vermedi.
Her iki olayda da aslında mesele ‘tahrik’ değildir.  6-7 Eylül 1995 Etnik ve dinsel kültürel kimliği yok etme üzerine kurulurken, 2 Temmuz 1993 katliamı demokrasi, laiklik, insanlık değerleri ile birlikte Alevi kimliğine yönelik ideolojik bir kıyımdı. Aziz Nesin her iki olayda, Asım Bezirci ise sadece 6-7 Eylül olaylarında ‘tahrik eden’ değil, mağdurları ve kurbanlarıydı.

HER İKİ KATLİAMDA DEVLET KORUMADI, KOLLADI VE SEYRETTİ

6-7 Eylül 1995 vahşetinde tanıklarının ifadelerine göre, olaylar sırasında polisler  saldırganlara “Cana bir şey gelmeyecek, yalnızca kırılıp dökülecek” diyerek destek vermişti. O dönem sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilanına ilişkin tartışmalarda, “güvenlik kuvvetlerinin zafiyeti ve vaktinde önlem almaması” eleştirilince, dönemin Başbakan Yardımcısı Fuad Köprülü, “bu hadiseden Hükümet önceden haberdardı. Ona göre bazı tertibat da almıştı. Fakat hadisenin günü ve saati belli değildi” gibi komik bir savunma yapar.  2 Temmuz Katliamı'nda ise, saldırganlara benzer siyasi, resmi destek ve güvenlik kuvvetlerinin önlem almaması gerçeği vardı. Sivas’ta katliam günü, belediyece otelin karşısına kamyonlarca taş dökülmüş, otel önündeki güruha destek sağlanmıştı. Tanıkların ifadesine göre Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu imiş. Belediye başkanı, yanında belediye çalışanları eşliğinde otel önüne kurdukları mobil ses düzeninden kalabalığa “Gazanız mübarek ola” diye saldırganlara destek vermiş. Cumhurbaşkanı Demirel “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatını verirken, güvenlik güçleri ise saldırganlara “müdahale etmeyin” emrini çıkarttı. Demirel katliamın ardından verdiği katilleri ve güvenlik güçlerini aklamaya çalıştı “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır.” Başbakan Tansu Çiller ise katliamcıları açıkça savunan açıklamalar yapmıştı. “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!.. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir.”
Daha da ileri giderek bir cehalet sergileyip, gazetecilerin bir sorusu üzerine “Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” diyebilmiştir. Katliamın tüm destekçileri ve devlet adına seyredenler hesap vermedi
 
Bu katliamda Belediye Başkanı, Vali, Tugay komutanı, General, cumhurbaşkanı, başbakan, cumhuriyet savcısı katliamı, 6-7 Eylül 1995 yılında olduğu gibi 9 saat boyunca seyretmiştir
 
6-7 EYLÜL 1955 OLAYLARINDA DİNİ VE MİLLİ  REFLEKS OLARAK TAHRİK
Farklı kimlikleri yok etmeye dönük katliamcı yaklaşımlarda sürekli ‘tahrik’ unsuru arandı. Dünyada bunun örnekleri oldukça çoktur.  ‘Halkın duygusal tepkisi,’ ‘milli galeyan’ gibi ifadelerin arkasına sığınıldı. Çorum, Maraş, Gazi ve Madımak katliamının ardından yaşandığı gibi,  6-7 Eylül 1995 olaylarının ardından, o zamanki hükümet için suçlular ve gerekçe belliydi: “solcu tahriki”!
‘Türk milliyetçiliğini ve Müslümanlığını korumak için’  bu olaylar ve katliamlar ya solcuların üzerine bırakıldı ya da üstü örtüldü.
 
TAHRİKİN HEDEFİNDEKİ ‘GÜNAH KEÇİLERİNİN’ ADRESİNDE İKAMET ETMEK
Osmanlıdan cumhuriyete geçiş sürecinin en sancılı temel meselelerinden biri, Anadolu’nun farklı kimliklerinden ve renklerinden,  etnik ve dinsel eksende tekçi/homojen bir ulus-devlet kurmaktı. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte temel bir politika olarak benimsenen tekçileştirme ve homojenleştirme çabaları, resmi politikalarla üretilen zorunlu asimilasyon politikaları ile sürdürülmüştür. Ayrıca farklı yöntemlere de başvurulmuş olup, örneğin,  Alevilerin, Kürtlerin, Gayrimüslimlerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve daha bir çok farklı inanç ve dillerin varlığına ideolojik olarak tahammül etmeyen çevreler ve devlet politikası sosyal baskı mekanizmalarını üreterek ve farklı kimliklere yönelik şiddet ve yok etme girişimlerinin alt yapısını hazırlamıştır.
 
Yazılı metinler, yasalarda her ne kadar eşitlikten bahsedilirse edilsin, her ne kadar tüm yurttaşların yasalar önünde aynı hak ve ödevlere sahip olduğu iddia edilirse edilsin, gündelik hayatın acı gerçeği bunları, 6-7 Eylül olaylarında, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta ve Gazi’de yalanlıyordu. Eğer devletin resmi olarak tanımladığı kimlik politikasının ve kodlarının dışındaysanız, ‘günah keçisi’ olarak, tahrikin hedefindeki adreste ikamet ediyorsunuz demekti. Bu nedenle tahrikin gösterdiği adres beliydi; ötekileştirilen renkler.. Aleviler, Kürtler, Gayrimüslimler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler, Yezidiler ve daha daha…
 
TAHRİK ETMEK VE KATL-İ VACİP FETVA YAZDIRIYOR
Etnik ve dinin temelli güçlendirilmiş sosyal baskı mekanizmaları ve ‘mahalle baskısıyla,’ Türkiye’de ‘tahrik ettiler’ dolaysı ile "katl-i vacip" fetvası ile halkı farklı olanın üzerine kışkırtmanın mazereti hazırdır.  Bu coğrafyada en sık başvurulan yoldur bu.  Örnek oldukça çok. Ama bir kaçı ile yetinecek olursak: Şeyhülislam fetvaları ile 16. yüzyılda Kızılbaş Alevilere yönelik katliam, 6-7 Eylül 1955’te Gayri Müslimlere yönelik  ‘milli galeyan’ ile gerçekleştirilen olaylar, yerinde etme ve ayrımcı cinayetler, Maraş’ta, Çorum’da olduğu gibi,  Madımak’ta 35 insanı bir oteli ateşe vererek diri diri yaktıran ‘Müslümlar’ imzalı ‘fetva bildirileri…’
Öfkeyi artırma, şiddet ortamını farklı kimliklere yönelerek yaratmanın diğer mazeretidir, tahrik. Tahrik aynı zamanda gizli kalınması istenilen gerçeğin manüpüle edilmesinin diğer adıdır. Bir tür siyasi gizleme yöntemidir. O nedenle suçun yükleneceği bir günah keçisinin bulunması eylemi olarak sunulur tahrik.  
 Gizli ellerin yarattığı her siyasi felaketin ardından, bir günah keçisinin ‘tahrik’ ettiği tespit edilir. Dolaysıyla bunun karşısında “tahrik edilenin haklı” olduğu tezinin kanıksadığı ve tahrik oluşun kimlik ve manevi değerlere bağlılık ile ölçülerek,  etnik olarak tahrik olma hakkını, Müslüman olarak tahrik olma hakkını kullanarak, cinayet işleyenler bu coğrafyada ‘vatan için kurşun sıkan’ kahramanlar, gibi “Müslüman kimliğine hakareti korumak için”, “Kafiri öldüren cennetlik” olarak sınıflandırılır. Bu nedenle bu coğrafyada “tahrik edeni infaz etme hakkı”nı kullananın eylemi meşru ve kendisi kahraman görülür.
Yani bu topraklarda farklı kimliklere sahip insanların ortak düşleri ve ortak gelecekleri parçalanırken, egemenler buna bir haklılık kılıfı arıyordu. 6 Eylül 1955’de Rumların kiliselerindeki çanlar ve değerli eşyalar “Ya Taksim, ya ölüm“ sloganları eşliğinde yağmalanırken ve kilise papazı öldürülürken, Madımak oteli „Yaşasın Şeriat!, Kanımız Aksa da Zafer İslamın“ sloganları eşliğinde ateşe veriliyordu. Tek farkı yer, tarih ve mekan. Ortak yanı ise farklı olanı yok etme ve tekleştirmekti. Evet kısacası, Balıklı Rum Kilisesi papazını öldüren, gaz dolu bidonlarla kiliseyi yakanlar, Madımak oteline benzin döküp 35 insanı diri diri yakan güruh arasında bir fark yoktur. Tek fark, farklı zaman dilimlerinde aynı siyasi mühendisliktir. 1995 yılında İstanbul’daki gerici güruhun Rumlara ve diğer gayri Müslimlilere karşı zalimleştiğini, 1993 yılında Madımak oteli önünde Frankeştaynlaşarak gelişmesini izah etmek zor değil.  Bu coğrafyaya ne ekilirse o biçilir.
Aslında tüm olay ve katliamların arkasında olan egemen güçlerin, zalimlerin hikayesi, hedefi ve yöntemleri ortaktır. Ama aynı zamanda bu olayların ve katliamların mağduru olan kesimlerinde hikayeleri, acıları ve yaşadıkları travmalar ortaktır. Farklı olan sadece tarihler ve mekanlar.

“TAHRİKLERİN” VE “MİLLİ GALEYAN”LARIN FATURASINI ÇOCUKLARIMIZ ÖDÜYOR.
‘Tahrik’ ve ‘milli galeyan’ gibi anlamsız kavramların arkasına sığınarak bu ülkenin imajını ve toplumsal barışını bozmaya, farklı kimliklerin birbirine karşı düşmanca yetiştirmesine kimsenin ön ayak olmaması gerekir. 21.Yüzyılın Türkiye’sinde halkın ‘öfkeleriyle’ oynamanın ne gibi tehlikeli sonuçlar doğurduğunu, ‘derin’ toplumsal mühendisliklerin frankenştayn senaryolarına dönüştüğünü, hiçbir kötülüğün bir sır olarak kalmayacağını, her felaketin faturasının çocuklarımıza ve gelecek kuşaklara bırakılacak kötü bir miras ve faturası olacağını,  6-7 Eylül olaylarının üstünde 53 yıl, Madımak Katliamının üzerinde 15 yılda geçse, bu ülkenin utanç günleri olarak tarihe kayıt düşecektir. Aslında 2 Temmuz’larda ve 6-7 Eylüllerde sokakta olmak ve unutturmamak üzerine sürdürülen mücadele, Türkiye’nin kendisiyle ve tarihiyle yüzleşmesine çağrıdır. 2 Temmuz’da Madımak oteli önüne karanfil bırakmak, tarihin karanlık olayları, katliamları ve yaraları ile cesaretle yüzleşmek ve hesaplaşmak için bir çağrıdır.  Paslanmış kulakların açılması, kilitlenmiş dillerin çözülmesi, kemikleşmiş önyargıların kırılması ve çürümüş vicdanların canlanması için çağrıdır.
 Bu aynı zamanda “Anayasa’ya uyun” ve “İnsan haklarına saygı gösterin” diye bir hatırlatmadır. Anayasamız ”yurttaşların eşit ve özgür olduğu, temel insan haklarına dayalı, sosyal hukuk devletidir” şeklinde tarif edilmekte; yine Anayasamızın 10. Maddesinde; “herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.  Hiçbir kimseye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” denilmektedir. Benzeri birçok ilkeye ve uluslar arası evrensel hukuk normlarına uymak zorunda olan hükümetler, Anayasa ve evrensel hukuk normlarıyla çelişmek pahasına, Alevi, Gayri Müslim, Kürt ve diğer farklı kimliklere mensup Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ayrımcılık yapamaz ve farklı kimliklere yönelik katliamlara ve baskılara gözünü kapayamaz, destek sunamaz. Tekçiliği rehber edinip, ‘Türk İslam Sentezine’ ayrıcalık/imtiyaz tanıyamaz.
Madımak oteli önüne bırakılan karanfiller ve İstanbul’da yakılan ve yağma edilen kiliseler önüne bırakılan mumlar, “Çağdaş ve demokratik bir Türkiye için geçmişle yüzleşelim mi? Yoksa otoriter, tekçi ve baskıcı bir ülkede tarihsel yaralar ve karanlıklarla yaşamaya devam mı edelim” sorusunu Türkiye’ye yöneltmektedir. Şimdi hep beraber bu soruyu cevaplayacak adımları atalım.
 
Günümüz dünyasında bir çok ülkede yaşanmış karanlık, kabus ve travmayla dolu tarihsel kesitlerle yüzleşmenin yaşandığı ve bu konuda bir çok uluslararası tecrübe ve birikim oluştuğuna tanık olduk. Almanya, Arjantin, Güney Afrika, Şili ve daha bir çok ülkede, "geçmişle hesaplaşma" amacıyla önemli girişimler başlatıldı. Bu ülkelerdeki demokratik hak talebi girişimlerinin sonucunda elde edilen kazanımlar, uluslararası demokratik toplumlara önemli tecrübe, kaynak ve rehberlik oluşturdu.  
 
Bu konuda uluslar arası tecrübelerden yararlanmayan bir ülke olarak Türkiye, geçmişle hesaplaşmak ve yüzleşmek zorunda olan bir ülkedir. Çünkü bu ülkede kabuk bağlamayan ve tedavi edilmemiş derin yaralar ve travmalar halen diriliğini korumaktadır. 12 Eylül darbesi, 6-7 Eylül Olayları, 1 Mayıs, Çorum, Maraş, Gazi, Madımak katliamlarının bıraktığı derin yaralar ve travmalar halen sürmektedir.  Bu yaralardan ve travmalardan bazıları eskiye dayanmakla birlikte, tarihsel bir yüzleşme yapılmadığından yeni yaraların açılmasına da sebep olmuştur.  
 
Bu yüzden ırkçılık ve farklı inanç gruplarına yönelik ayrımcı ve baskıcı davranışlar tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de yasaklanmalı; ırkçılık suçu işleyenler, insanlığa ihanet suçuyla yargılanmalıdır.
 
Farklı renklerin, Türkiye adı verilen gökyüzü altında “farklı ama, birlikte yaşam” isteklerinin yükseldiği süreci acılarımızı ve dilimizi ortaklaştırarak yaşamalıyız.  Bunu istemeliyiz. Bu istek, bunca yaşanmışlıklara, acı ve kötü tecrübelere rağmen yükseltilmelidir. Toplumun gündelik yaşamını zehir eden, huzursuzlaştıran onca kötülüklere ve siyasi cinayetlere inat, farklılıklarımızla bir arada yaşama ve geleceğimizi birlikte kurma düşüncesini daha da sık dillendirmek ve daha da yaygın şekilde ifade etmek zorundayız. Bu yeni ‘dil’lendirme üzerinden sivil toplum eksenli mücadele yaygınlaşarak genişlemeli ve büyümelidir.
 
RESMİ TARİH EZBERİNE KARŞI, HAYATIN VE YAŞANMIŞILIKLARIN GERÇEK TARİHİNİ AÇIĞA ÇIKARMAK
Resmi tarih, aslında toplumun gerçeği öğrenmemesi gereken tarihtir. Böyle olunca, ‘resmi tarih’ aslında, siyasi iktidarların kendi ihtiyaçları doğrultusunda, geçmişte yaşanmış olan gerçekleri, acıları, katliamları ve travmaları ters yüz etmek için kurguladıkları ideolojik senaryodur. Resmi tarihin asıl amacı  toplumsal belleğin (hafıza-ı enam) yok edilmesidir. Tarihi karanlıklarını gizlemenin diğer adıdır. Örneğin Türkiye’nin Madımak gerçeğiyle buluşmasını engellemektir. Yani toplumun gerçeklerle buluşmasını engelleyip, toplumun hafızasına format çekmektir.
Egemen güçler resmi tarih anlayışını oluştururken, toplumsal hafızamızın silinmesini de hedefler. Yani toplumsal belleğin (hafızanın) yok edilmesinin, bozulmasının yolu, yeni bir resmi bellek/hafıza üretmekle mümkündür. Yıllardır süregelen tarihsel bellek çatışmasının arkasındaki en önemli sebep budur. Bu nedenle bizlerin parçalanmış ve bölük olan belleklerimizi ve hafızalarımızı birleştirmemiz ve ortaklaştırmamız gerekir.
 
YILLAR GEÇİYOR NE ÖZÜR DİLEYEN VAR! NE YÜZÜ KIZARAN!
6-7 Eylül olaylarında benzin dökülerek yakılan Hrisantos Mantas, 90 yaşında iken, Madımak Otelin’de benzin dökülerek yakılan Asım Bezirci 71 yaşındaydı. 6-7 Eylül’de, Hebe Giolma kaçırıldı, tecavüz edildi ve hunharca öldürüldü. Adı ve yaşını kimse bilmiyor, fakat bilinen tek şey, 7 Eylül’de halk tarafından Eminönü’nde linç edilerek öldürüldü. Koray Kaya ise 12 yaşında Madımak otelinde diri diri yakıldı.  Isak Uludağ, çalıştığı okul kundaklandı ve yanarak öldü, tıpkı Madımak otelini kundaklayan yobazların’ Serpil Canik’i öldürmesi gibi. Hikayeleri ortak insanlar. Renkleri farklı.  Farklı tarihlerde ve farklı mekanlarda, aynı güçlerin kurbanı oldular. Katliamcılar ve ‘tahrik’ olanlar aramızda dolaşıyor…Yıllar geçiyor…Ne özür dileyen var
Ne de yüzü kızaran….
 
UNUTMAK, TOPLUMU TARİHSİZLEŞTİRMEK VE KİŞİLİKSİZLEŞTİRMEKTİR. MADIMAK OTELİ ÖNÜNE BİR KARANFİL BIRAK, BALIKLI RUM KİLİSESİ ÖNÜNDE BİR MUM YAK
Alevi hareketinin Madımak Katliamı’nı unutturmamak ve tarihsel yüzleşmeyi sağlamak amacıyla "Madımak oteli utanç müzesi olsun" talebini içeren mücadelesi, aslında tam da  resmi tarihin "kaşımayın unutun" sloganı altında sürdürdüğü, toplumsal hafızayı silme girişimine karşı bir duruştur.  6-7 Eylül olaylarının da gün ışığına çıkarılması ve tarihsel bir yüzleşmenin gerçekleşmesi çağrısı bu doğrultudadır. Resmi tarihte özneler ve asiller yoktur. Resmi tarih toplumsal hafızayı silerken, tarihin karanlık ve soğuk yüzünün mağduru olan Alevileri, Ermenileri, Kürtleri, Gayri Müslimleri adıyla anmaz. Hafızaların güncelliğini korumasına yardımcı olan isimlendirme ve tanımları yok eder. Yalan, inkar, tahrifat ve sansüre dayalı bir tarih anlatımına müsaade eder.  İnkar ve yalana dayalı tarihsel verilerle oluşturulan toplumsal belleğimiz, resmi anlayışın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden üretilir. Üretilen tarih üzerinden eğitilen genç nesiller, gerçek tarihsel olaylar yerine, resmi anlayışın ürettiği tarih bir tarih versiyonuyla şekillenir.
 
İşte tüm bu acı hikayelerin mağdurları olarak, acılarımızı 2 Temmuz’da Madımak Oteli önüne karanfil bırakarak,  6-7 Eylül’de Balıklı Rum Kilisesi önünde mum yakarak, Türkiye’de tarihsel yüzleşmeyi başarmalıyız. Bunun için herkese dönüp “sana da ihtiyacımız var” diyebilmeliyiz. Çünkü acılarımızı bizi musahipleştiriyor.
 

SOKAKDAKİ ÖFKE KİME ?
Hasan KAYA

Şehir şehir gezdi şiddet; çoluk çocuk parmakları ile kurt işareti yapıp linç girişimlerinde bulundu “Memleket sahipsiz değil” dediniz. Sonra o çocuklar birilerinin elindeki maşa olup güvercinleri vurdu, dur demediniz.

Sokaklar, okul önleri savaş alanı oldu yine görmezden geldiniz. Çetecilik oynayan gençlerin bir elinde bayrak, sustalı bıçak diğerinde… Paslı hançerlerin delip geçtiği edebiyat kitabının sayfaları arasında yaralanırken bir Cahit Sıtkı Tarancı şiiri, kanayan dizelerin çığlığını duymazdan geldiniz.

Ortalık toz duman, kurtlar çakallar pusularından çıkıp zil taktılar, oynuyorlar ağlayan anaların gözlerinin önünde…

Büyük şehirlerin kaldırımlarında yatan sokak çocukları, işsizler, bu açlar bizim. Ağlayan, zılgıtlarla ağıt yakan analar bizim. Başımız önümüzde, yüzümüzü yere düşürdü yoksulluk. Hadi seslenin kızlara, kınayı getirsinler…

Sustuk susuyoruz, ülke bölünecek korkusu yapıştı yakamıza. Sokaklar konuşuyor; vuran vurulan, yarasını sevdiğinden saklayan çocuklarımızın kanı üzerinden bir oyun oynanıyor.

Savaş çığırtkanı, asker eskileri, köşe yazarları kan diyor, sureleri, ayetleri paketleyip perakende din satan siyasiler, öfkemizi sokağa çağırıyor.

Söyleyin hadi; sokağa düşen öfke kalktığında önce kimi vuracak?

Yıllardır eğip bükülen biz, örsle çekiç arasında devletin istediği yurttaş olmaya zorlandık. Hiç aklınıza gelmedi; devleti bize, bizim isteklerimize ve ihtiyaçlarımıza göre yeniden şekillendirmek.

Kolayı bırakıp zoru yapmaya kalktınız.

Olmadı.

Bizim bize, bizim kardeşimize yakıştırdığımız kimliklerimizle yan yana durmamızdan korktunuz. Bu toprakların al kızıl gülü, sarı gülü, beyazı, güller arasında gül kokusundan korktunuz.

Resmi kimliklere, tanımlara uyulmasını beklerken, Kürdü Türk, Alevi’yi Sünni yapmak istediniz. “Hıra dağı kadar Türk, Tanrı dağı kadar Müslüman” olmayanların bazen diline sövdünüz, inancına laf ettiniz, bebelerinin adını beğenmeyip, türkülerini yasakladınız.

Acımıza acı kattınız, kardeşimizin acısını eloğlu duydu biz duymadık…
Bildiğiniz bildik, çaldığınız kimin düdüğü bilemedik. Başınızda ulusalcı/milliyetçi yeşil çuval “Allah bir, dil bir” olacak dediniz. İnkâra inkâr, yalana yalan katıp yemin billâh ederek yorgun toprağı, dağları dövdü bombalar, cennetini kardeşimize cehennem ettiniz.

Yine de kabahatin büyüğü bizde, düşlerimizi yetim koyduk bir Eylül sonrası, sararıp düştük kendi derdimize. Kapatıp kapıları, yok edemedik insanın insana kulluğunu.

Öfkelidir elbet Karadeniz, küstür Akdeniz, Ege. Susar demez bir şey, geçit istesen de vermez artık Toroslar. Munzur yaralı, Nurhaklar, Cudi kanlı gözyaşlarını Fırat’a katar kuşluk vakti sabaha karşı.

Şehirleri memleketimin, dağları yüksek yaylaları ve de denizleri, banka hortumlayanların, yol kesip haraç alanların, bir de bin kez tövbesini bozanlarla bayrak sallayanların elinde kaldı…

Şimdi değilse ne zaman, DUR diyeceğiz.

Hadi aç kollarını, Fırat’ın öte yakasında kırk davul, kırkı beride, kırkın kırkı dengi dengine bizi bekliyor kardeşlik halayı…

 02 Kasım 2007 Cuma
 

  www.hkaya.com

 

Bu Sitede yayinlanan sanatciya ait müzikler ve makaleler kendisinden izin alinmadan baska bir yerde yayinlanamaz, cogaltilip kar amacli dagitilamaz! safak.altun@gmx.de

Şafak Altun BU KERVAN türkü kitabı tüm kitabcılarda ALDINIZ MI?

EZELI DOGANAY Kadın Halk Ozanları

ILHAN ARSEL ILE SÖYLESI

Günümüzde Sol Nedir?